15 Şubat 2019 Cuma

Son Dakika Sineması
 ABD: 
 2008 Krizi; 8 Milyon İşsiz, 6 Milyon Evsiz 
  15 Şubat 2019 
 Cuma  18.15 
 SergiOdası

9 Şubat 2019 Cumartesi

İngiltere: Bizim Kuşak Boş Durmuyor!

Amber Film ve Fotoğraf Kolektifi, 1968'den bu yana İngiltere'deki (Kuzey Doğu) işçi sınıfını belgeliyor. 
SIDE GALLERY
    

8 Şubat 2019 Cuma

 

1977’deki sinemacıların sansüre karşı mücadelesini anlatan ‘Yollara Düştük’ belgeselini online paylaşıma açan Yönetmen Deniz Yeşil Evrensel'e konuştu.

 evrensel WebTV

7 Şubat 2019 Perşembe

Atölye / Yolunuz Filyos'a Düşerse...

Zonguldak'ın tarihi kasabası Filyos'ta denize doğru yürüdük. Denizden gelenler, Mehmet Türkçelik'in elinde hayat buluyor. 
“Denizden Gelenler, Elimden Gelenler”
Öğretmen ve sanatçı Mehmet Türkçelik
 Nezahat Göçmen  Öncevatan
Tasarım ve mask sanatçısı emekli öğretmen Mehmet Türkçelik, Çaycuma Filyos beldesindeki atölyesinde deniz dalgalarının kıyıya attığı dal, ot, kök, odun parçaları, deniz canlılarının kabukları, türlü çeşit taşlar ve her şeyi tasarlayıp, biçimlendiriyor.
Evet, benim atölyem deniz kokar. Karadeniz’in ürkütücü fırtınaları benim bereketimdir. Ormanlardan derelere, nehirlere ve denize sürüklenen ağaç parçaları aylar süren yolculuktan sonra fazlalıklardan arınır. Kıyıya vuran bu ağaç parçalarına bizim buralarda (Filyos) çatuk derler.
Denizin işçiliğinden geçmiş cam parçaları, çakıl taşları, kolay işlenebilir inşaat artıklarından yüzler yaparım. Nedense yüzler yapmak çok hoşuma gider. Onları bazen süsler, giydirir; başına ot parçası, kilim ipleri, balık ağı parçaları koyarım. Olur sana saçı. Bir gün atölyemde işime yoğunlaşmış çalışıyorum. Bir ses: “Burası deniz kokuyor”. Filyos’ta arkeolojik kazıya katılan hocalardanmış. Kapıdan başını uzatmış, atölyemdeki objelere bakarak, bu sıcacık, beynime kazınan sözü söylüyor.
https://www.oncevatan.com.tr/kultur-ve-sanat/denizden-gelenler-elimden-gelenler-ogretmen-ve-sanatci-mehmet-h136634.html 
     

2 Şubat 2019 Cumartesi

Yeni

Yapı Kredi Kültür Sanat binasında açılan ORHAN PAMUK - BALKON FOTOĞRAFLAR sergisinde Orhan Pamuk'un evinin balkonundan çektiği, İstanbul'un sürekli değişen, incelikli manzarasını yansıtan 600'den fazla fotoğraf sergileniyor. Bu fotoğraflar, yazarın yoğun bir yaratıcılık dönemi olan Aralık 2012 ve Nisan 2013 arasında telefoto lensli dijital fotoğraf makinesiyle çektiği 8,500'den fazla fotoğraf arasından seçildi.

30 Ocak 2019 Çarşamba


Ara Güler bana dedi ki...
 İbrahim Akyürek 
Sabah Gazetesi foto muhabiri gazeteci İzzet Kezer elinde beyaz bayrağı ile Cizre’de güvenlik güçlerinin ateşiyle öldürülmüştü. Aynı yıl (1992) öldürülen gazeteci sayısı 14.
90'larda bir ayağı Zonguldak’ta, çoğu ayağı İstanbul’da olup, üstelik gazeteci, sinemacı olmayı düşleyen biri için olan bitene dayanmak (hem de fotoğrafçı, tam içinden gözlemci duyarlılığı ile) mümkün değil.
Bizim İFSAK (İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği) ise İstiklal’in, Beyoğlu’nun, kültürün, biber gazı ve copun göbeğinde ‘yeni yaklaşım’ etiketli yeni yönetimiyle suskunluğu becermeye çalışıyor. “Sosyal İçerikli” fotoğraflarımızla durumu idare ederiz uyanıklığı, yaptığımız eleştirilerin yanıtı oluyor. Kumbaracı yokuşundaki iki katlı yeni binasının alt katı sazlı sözlü, biralı haliyle can acıtıyor. Uğur Mumcu öldürülmüş, Musa Anter tepelenmiş, Mehmet Ağar seri katile dönmüş, İstiklaldeki kültür merkezleri basılıyormuş kimin umurunda…
Burası Finlandiya mı, bu huzur nereden geliyor dedim, kafadan gittim İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’ne üye oldum. Kültürel Haklar Komisyonunda çalışmaya başladım. Sanat üzerindeki yasak, baskı, saldırı ne varsa tarayıp listelemeye başladık. Tepebaşı’ndaki TÜYAP Kitap Fuarlarına kadar bir avuçluk yürüyüşler yapıp orada imzalar topladık.
Çuval dolusu kültür-sanat, gazeteci derneği, vakfı, topluluğu susarken sansür listelerini yapmak İHD’ye kalmıştı. Bir de Basın Konseyi’nin listeleri vardı. Bir avucu ancak dolduran yazar, sanatçı, aydın dışında, onca yayınevi, kitapçı, yazar, çizer susarken aylık listeler İHD tarafından basın açıklamalarıyla duyuruldu.

Foto muhabiri, İFSAK üyesi Ali Öz’ün gazetecilerin tam hedef alınmasının tanığı olduğu olaylarda İzzet Kezer'in ölümünden sonra İHD’nin bir imza listesiyle Ara Güler’e gitmek içimden geldi. Niçin geldi derseniz, Ara Güler “Ben sanatçı değilim, jurnalistim, çağın tanığıyım, tarih yazıyoruz” sözlerini kafamıza yüzlerce kere kazımıştı. Kelle avcılarını bile çekmişti Afrika’da. Üstelik İzzet Kezer Kürt gazeteci değildi. Ünlülerin yanına yaklaşma gibi huyum yoktu ama bir imza almak için cesaretim vardı artık. Ara Güler, “Başını belaya sokma” nasihatını vererek imzasını esirgedi, fotoğrafçı Sarkis Baharoğlu üzerine biraz muhabbet yaptıktan sonra İHD’ye döndüm. 
İFSAK’tan arkadaşım olan Sarkis, bir süre Ara’nın yanında bulunmuş, sonra Amerika’ya gitmişti. Yine İFSAK’tan, Mimar Sinan Üniversitesi öğretim üyesi Yani Kani’nin, daha önce ismini Yılmaz yapması gibi Sarkis de bana artık Selçuk deyin, dediği sıkıntılı bir dönem geçirmişti. Neyse kısa sürdü ismi Sarkis kaldı.
Başını belaya sokmak
2006'da 8 Mart'da İstanbul'da Celalettin Cerrah komutasındaki güvenlikçiler "kanunlar çerçevesinde" insanlarımızı, muhabirleri bir güzel döverler. Bir başka tarihte Gazeteci Hrant Dink İstanbul'da vilayet binasına çağrılarak özel adamlar tarafından uyarılır. 19 Ocak 2007'de Dink işi bitirilir. 2 Nisan 2007'de Uluslararası Polis Birliği İPA'nın Celalettin Cerrah başkanlığındaki İstanbul kolunun düzenlediği 1. Ulusal Fotoğraf Yarışması Sergisi Cemal Reşit Rey Salonu'nda açılır. Açılışı jurnalist, gazeteci, tarih yazan adam Ara Güler yapar. Yarışmanın seçici kurulunda Ara Güler, savaştan savaşa koşmuş belgeselci tuhaf adam Coşkun Aral, Kenan Evren'e dizi dizi mektuplarıyla İFSAK başkanı sıfatıyla "kahraman ordumuz" yalakalığı yapan, kapatılan derneklerin mallarının İFSAK'a verilmesini arz eden TC Mehmet Bayhan da vardır.
Yıllar geçer 2014'de FETÖ takibatları başlar. İPA'sız 2. Ulusal Fotoğraf yarışması yapılır. Bu kez 80'ler dizisinin adamı, uyanık tüccar Birol Güven seçici kurulda dikkat çeker. 
 Sonrasını bu yazıyı yazarken öğrendim. Mart 2014'de İPA'nın Türkiye örgütlenmesi paralel casusluk üssü olduğu gerekçesi ile kapatılır. 81 vilayete örgütle bağlantınızı kesin emri gönderilir. 2017'de 'Çocuklar Duymasın' fotoğraflarında dizide kullanılan bir kitaplıkta Haluk ve Meltem karakterlerinin konuştuğu sırada arkada bulunan rafdaki birkaç kitap arasında bir tanesi dikkat çeker: Fethullah Gülen'in yurtdışında açtığı okulları konu alan ‘Barış Köprüleri’... Birol Güven, oldu bir talihsizlik, der özürü sallar geçer.
Tüm bunlardan geriye huysuz, inatçı yakıştırması ile bağışlanma/sevimlilik gösterisine alet edilen büyük ustamızın ve öteki seçici erkeklerimizin anıları kalır. Usta, bana verdiği tavsiyeye sadık kalmamış başını fazlasıyla belalar serisine sokmuştur.
İçi sıkıntılı, huysuz, kurbanlık erkeklerin daha yukarıya, daha büyüğe, daha güçlüye doğru yaptığı hüzünlü/korkulu sıçramalar sadece kendilerine zarar ya da huzur verse bu yazıya ne gerek var! Ancak sanat gibi duygu işleriyle meşgulseniz tesirinizin ve başını belaya soktuğunuz insanların büyüklüğünün çapını bilmenizi istemek, size çelme takmak hakkımız.
67sergi@gmail.com 30 Ocak 2019 

29 Ocak 2019 Salı

Boşuna Uğraşma Kitapsız Düzelmez!

Kişi, Toplum, Ülke, Din, Milliyetçilik...
Nerede Şiddet Varsa Orada Kendinden Nefret Var!
Nefreti ve Şiddeti Anlamak İçin
Arno Gruen Kitapları Var!
    

Hep Güncel!

                        
"Türkiye'de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler" başlıklı dilekçe 15 Mayıs 1984 salı günü Cumhurbaşkanlığı ve T.B.M.M. Başkanlığı'na verildi. Kamuoyunda "Aydınlar Dilekçesi" olarak adlandırılan yaklaşık iki bin imzalı metin, çok sayıda aydının katıldığı çeşitli toplantılarda belirtilen görüşlerin bir yazmanlar kurulunca kaleme alınmasıyla oluşturulmuştu. Dilekçenin verildiği gün Sıkıyönetim Komutanlığı metne yayın yasağı koydu. 18 Mayıs 1984'de bir yabancı gazetecinin sorusu üzerine Başbakan dilekçeden çeşitli bölümler okudu ve Başbakan'ın basın toplantısının bu bölümüne de yayın yasağı kondu ve aynı gün bu yayın yasağı ikinci bir emirle kaldırıldı.
20 Mayıs'ta Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'nın emriyle Sıkıyönetim Askeri Savcılığı'nca soruşturma açıldı ve Altındağ 1. Noterliği'nde bulunan dilekçe ve imzalara el kondu.
20 Haziran 1984'te 46 kişi ve iki gün sonra 10 kişinin daha eklenmesiyle toplam 56 kişi hakkında Sıkıyönetim yasaklarına aykırı olarak bildiri dağıtmak suçundan Ankara 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nde dava açıldı. Daha sonra üç kişinin eklenmesiyle sanık sayısı 59 oldu. 18 Ağustos 1984'te ilk oturumu yapılan dava 7 Şubat 1986'da tüm sanıkların aklanmasıyla sonuçlandı.
 Aydınlar Dilekçesi Tam Metni 
https://m.bianet.org/biamag/insan-haklari/19444-aydinlar-dilekcesi-tam-metni
              
        
Kendinden nefret etme duygusu
 İbrahim Varlı   Birgün
Zulme uğrayan etnik veya dinsel grupların tarihinde garip bir olguyla karşılaşırız. Kurbanlar, zulüm gördükleri sürecin belli bir anında zalimlerin görüşlerini benimseme eğilimi gösterirler. Ve bu nedenle kendilerini hor görmeye, kendilerinden nefret etmeye başlarlar.
Kendinden nefret etme duygusu özellikle binlerce yıldan beri ayrımcılık ve karalama kampanyalarının hedefi olan Yahudiler örneğinde araştırılır. Ama benzer ve aynı derecede trajik olaylar yerlerinden yurtlarından edilen, köleleştirilen ve zulme uğrayıp kimlikleri ellerinden alınan siyahların tarihinde de cereyan eder. Aslında kendileri olağanüstü güzel olan siyah kadınlar, derilerinin beyaz olmamasının veya en azından daha açık bir renge sahip olmasının özlemini duymaya ve hayalini görmeye başlarlar. Kurbanların kendilerine zulmedenlerin değerlerini benimsemeleri bu denli ileri gidebiliyor.
       
Bunun için bir zamanlar Avrupa’nın en etkili sol hareketlerinden olan İtalyan Komünist Partisi’nin eski liderlerinden ve uzantılarından örnekler verir. 90’lı yılların başlarında SSCB’nin yıkılmasının da verdiği moral bozukluğuyla partiyi lağveden bu liderler, zaman zaman geçmişte bu partinin üyesi olduklarını ama asla komünist olmadıklarını vurgularlar.
Öyle ki yeniden başkan seçilmesi dolayısıyla dünyaya Amerikalı olarak gelmesine izin veren tanrıya teşekkür eden Clinton’a hayranlıkla bakarlar. Hatta imrenirler. Eski İtalyan komünistler yalnız değil bu konuda.
Bugün dünyaya Anglosakson ve liberal olarak gelmediği, gerçek kültürün kutsal kalbinden çok uzaklarda doğduğu için hazin kaderinden dolayı ağlayan “eski solcular”ı bir kenara bırakalım.
YPG askerleri ABD Gaziler Günü'nü kutladı...
https://www.birgun.net/haber-detay/kendinden-nefret-etme-duygusu.html 
            

28 Ocak 2019 Pazartesi

           
İsveç modeli tarih oldu...
 Osman İkiz  Cumhuriyet 
Sosyal demokrasinin kalesi sayılan İsveç aşağı yukarı 50 yıldır yeni liberallerin salvo atışlarının hedefiydi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni liberalizmin ideologları Milton Friedman ile Friedrich von Hayek’in, İsviçre Alp’lerinde topladığı Mont Pèlerin grubunun ektiği tohumlar kısa zamanda yeşerdi. İsveç’te 1970’lerde kurulan düşünce kuruluşları binlerce genci eğitimden geçirdi. Serbest Pazar ve özgürlük sloganlarıyla beyinleri yıkadılar. Berlin Duvarı’nın yıkılışı yeni liberallerin manevra alanını iyice genişletirken sosyal demokratları köşeye sıkıştırdı. Muhafazakârlar 1991’de seçimleri kazanınca özelleştirmelere okullardan başladılar. 1994’te tekrar iktidarı alan sosyal demokratlar, muhafazakârların yarım bıraktığı özelleştirmelere devam ettiler. 2006-2014 arasındaki iktidar dönemlerinde sağcı partiler sosyal demokrat kalenin bütün burçlarını yıktılar. Kaleyi enkaz haline getirdiler. Yüksek gelirlilerin ve işverenlerin vergilerini indirerek devletin yıllık vergi gelirini 264 milyar azalttılar. Okulları ticari müessese gibi çalıştıran girişimcilerin kârlarını vergi cennetlerine kaçırdıkları ortaya çıkmasına rağmen hiçbir önlem alınmadı. Ocak Sözleşmesi’yle de girişimcilerin her türlü tasarrufu teminat altına alındı.
 
    
Kazanılmış hakları birer birer elinden alınan İsveç halkı gelişmeyi beyinleri uyuşmuş gibi seyrediyor. Dünyanın en güçlü sendikal örgütlenmesi sandığımız İsveç İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun ağaları adeta kış uykusunda.
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/pazar_yazilari/1219544/isvec_modeli_tarih_oldu....html 
Mont Pèlerin
http://talatturhan.com.tr/mont-pelerin/
          

24 Ocak 2019 Perşembe

Bir ‘rejim dönüştürme’ hazırlığı olarak Hrant Dink cinayeti

Kemal  Göktaş   Diken
Danıştay saldırısı, Cumhuriyet gazetesine el bombası atılması, Rahip Santoro cinayeti, Malatya Zirve Yayınevi katliamı ve Hrant Dink cinayeti de tıpkı 12 Eylül darbecilerinin yaptığı gibi rejim dönüştürme amacına giden yolda ‘toplumu hazırlama’ işlevi gördü.
     
Bütün saldırı ve cinayetlerin hazırlık süreci ise medya ve yargı desteğiyle oluşturulmuştu. Rahip Santoro cinayeti ve Zirve Yayınevi katliamından önce misyonerliği düşmanlaştıran yayınlar medyayı kaplamıştı. Bir anaokulu öğretmenine türban taktığı için verilen disiplin cezasını yerinde bulan kararı nedeniyle hedef olan Danıştay 2’nci Dairesi üyeleri gazetelerde açıktan hedef gösteriliyordu. Hrant Dink ise Sabiha Gökçen’in Ermeni asıllı olduğuna ilişkin haberinden sonra sadece ırkçı gazeteler ve ulusalcı-milliyetçi ‘Kızıl Elma’ koalisyonunun değil, ana akım medyadaki birçok yazarın da hedefindeydi.
    
Kuşkusuz bu, iktidar ile Fethullahçıların rejim dönüştürme amacındaki ortaklıklarının bir sonucuydu. 
Dink cinayetinde devlet görevlilerinin yargılanması, ancak iktidarın Fethullahçı örgüt ile 17-25 Aralık’tan sonra girdiği çatışmadan sonra, siyasi ve hukuki koruma bariyerlerini kaldırmasının ardından mümkün olabildi. Ancak bu dava, siyasetin ağır basıncı altında yürütüldüğü için kimseye ‘adaletin gerçekleştiği’ hissini vermedi. Bazı devlet görevlileri için hala devrede olan koruma kalkanları ve Dink ailesinin avukatlarının bütün çabalarına rağmen Dink’i öldürülmeden önce tehdit eden MİT mensuplarının yargılanmaması da davanın gerçekleri ortaya çıkarma saikinden çok, siyasi bir hesaplaşma niyetiyle yürütüldüğünü gösteriyor. 
http://www.diken.com.tr/bir-rejim-donusturme-hazirligi-olarak-hrant-dink-cinayeti/ 


Ara Güler'i hiç böyle görmediniz (!)
http://9zfg.blogspot.com/search?updated-max=2018-10-22T10:14:00-07:00&max-results=50&start=33&by-date=false
        

22 Ocak 2019 Salı

TEMİZ ELLER
Hakan Gürsoytrak
Bugün
Dün

Katil ve Azmettirici

12 Eylül darbesinin ekonomi ayağı 
24 Ocak kararlarının 39. yılı;
                      
Sanki bugün...

      
“12 Eylül harekatından önce her şeyi demokratik bir sistem altında yapmak zorundaydık. Bu da karar almak, yasa ya da yönetmelik çıkarmak için aylar geçmesini gerektiriyordu. Yani her şey güç ve uzun zaman içinde gerçekleştiriliyor, her şeye politik açıdan bakılıyordu. Ekonomik yaklaşım hep arkadan geliyordu. Askeri yönetim altında fark, alınan kararların parlamentodan geçmesi gibi bir zorunluluk olmadığından çok hızlı hareket edilebiliyor. Ve üstelik askeri yönetim yanlış yapsa bile bunu kısa sürede düzeltebiliyor.”
Rahmi Koç 
26 Ocak 1982 Cumhuriyet Gazetesi
TEMİZ ELLER
Hakan Gürsoytrak

19 Ocak 2019 Cumartesi

DVD

Ödüllü savaş fotoğrafçısı Paul Prior, babasının ölümü üzerine memleketi olan bir Yeni
Zelanda kasabasına gelir. Bir zamanlar babasının kendini herkesten soyutladığı evinde tek başına kalmaya başlar. Kardeşi Andrew, onun eşi Penny ve oğulları Jonathon kendi çiftliklerinde sakin bir yaşam sürmektedirler. Paul’ün eski kız arkadaşı Jackie ise artık olgun bir anne olarak karşısına çıkar. Celia adında lise öğrencisi garip bir genç kız da, Paul’ün kaldığı evi sık sık ziyaret etmektedir. Ona hayran olduğu bellidir. Zamanla Paul ve Celia arasında bir dostluk filizlenmeye başlar. Fakat geçmişe ait sırlar, hepsi için trajik sürprizler hazırlamaktadır.

18 Ocak 2019 Cuma

Siyasette Kadının Adı Var! / Demir Leydi > Süt Hırsızı

Fotoğrafçı Martin Parr’ın seneler içinde topladığı Margaret Thatcher hediyelikleri… (Magnum)
 Thatcher’ın sanata “katkısı”: Yaratıcı öfke
Neoliberalizmin önde giden savunucusu Margaret Thatcher, elbette sanatın ve sanatçının dostu sayılmazdı. Ancak, izlediği politikalarla geniş kesimlerin tepkisini uyandırırken, istemeden de olsa İngiliz kültüründe yeni ve verimli bir dönemin başlatıcısı oldu. Bu saptamadan yola çıkan Guardian, bundan dört yıl önce sanatçılara Thatcher’ın sanata olan katkısını sormuştu. Soruşturmaya yanıtveren isimler arasında yer alan şarkıcı-şarkıyazarı Billy Bragg, Thatcher’ı en büyük ilham kaynağı olarak tanımlıyor. Bragg, meselelere ideolojik çerçeveden bakmaya Thatcher’ın madencilerin hayatını karartmasından sonra başladığını belirtiyor.
Sanattan hazzetmediğini bildiğimiz Demir Lady’nin politikalarının 1980’lerde İngiltere’de gerçekten de yaratıcı öfkenin açığa çıkmasında etkili olduğu söylemekte sakınca yok herhalde. Bunun için Clash’ten The Smiths’e, Martin Amis’ten Hanif Kureishi’ye, Derek Jarman’dan Ken Loach’a bir dizi ustanın işlerini hatırlamak yeterli.
http://birdirbir.org/thatcherin-sanata-katkisi-yaratici-ofke/
http://www.5harfliler.com/demir-leydinin-olumu-uzerine/
    

%100 Yalanı...

14 Ocak 2019 Pazartesi

2008 / Kitap

Amerikalı fotoğrafçı Stephen Brings, arkasında sorunlu bir ilişkiyi ve hala kayıp olan oğlunun kaçırılmasının acı veren hatıralarını Chicago'da bırakıp, Yugoslavya iç savaşı sırasında Balkanlar'a gider. 

Amaçsızca Bosna kasabalarında dolaştığı sürede Stephen, yaşadığı travmadan kurtulmaya, oğlunun acısını dindirmeye çalışır ve bir süre sonra gerçek savaş, kendi iç dünyasındaki savaşın aynası halini alır. Amerika'ya döndüğünde çocuğun annesiyle arasındaki ilişkiyi bir türlü düzeltemez ve gerisin geri Saraybosna'ya döner. Burada Bosnalı insanların fotoğraflarından oluşan bir çalışma hazırlar. Fotoğraflar, savaşan insan figürlerinden ziyade, savaşın ortasında can çekişen bir ulusun insanlarına aittir. Stephen bu süre zarfında, acı içinde kıvranan bedenindeki yaraları sarmasına ve oğlunun trajik kaybının üstesinden gelmesine yardımcı olan bir Alman gazeteciye aşık olur. 

Keçi Köprüsü, akıllardan silinmeyen anıların ve unutuşun bir masalı, kaybetmenin ve kurtuluşun sorgulayıcı bir öyküsü, özgür kılmanın ve hayata tutunmanın, ve hayatın gerisindeki evrensel anlamın bir arayışıdır. Bu roman, iki kişinin yüreklerini erdem ve cesaretle birbirlerine ve aşka teslim edişinin kitabıdır.   

     

‘Kutup’ vesaire...

 Zafer Arapkirli   Cumhuriyet 
“N’olmuş canım çaldıysa hizmet için çalmıştır..” diyenle cebinden çalınan milyonlarca insanın,
Soma’da işçiyi ölümüne çalıştıranla ambulans kirlenmesin diye çizmesini çıkarmak isteyen emekçinin,
Tüyü bitmemiş yetim hakkı ile yazlık-kışlık saray yapanla tüyü bitmemiş yetimin,
Vatan evlatlarını yaban ellere bir hiç uğruna diri diri yanmaya yollayanla, evladının küllerini kucaklayacak ananın,
Her gece yatağa aç girenle, tıksırıncaya kadar yiyenin,
Fethullahçı alçaklarla kol kola on yıllarca bu ülkeyi karanlığa götürüp, sonra tereyağı gibi üste çıkarak başkalarına bu “pisliği” atmaya çalışanların...
...aynı cephede/aynı kutupta sahtekârca bir arada tutulmaya ve zorla kucaklaştırılmaya çalışılmasına karşıyım...
İşte o yüzden:
“Yaşasın cepheleşme!.. Yaşasın kutuplaşma!..”
Var mı bir diyeceğin?
Herkes kutbunu bilecek ve şu yapay kucaklaşma saçmalığından sıyrılacağız, ki bu karanlıktan çıkalım.
Lafım, “Canım gerginliğe çanak tutmanın âlemi yok. O hepimizin Cumhurbaşkanı değil mi? Tabii ki görüşeceğim, tecrübelerinden yararlanmaya çalışacağım. Neticede onca hizmeti var canım şehrimize” diyenlere.
Lafım, “Başımıza ne geldiyse çatışmacı dilden ve kucaklaşmayı reddetmekten geldi” romantizmi ile ezene, yıkıp geçene, öldürene, katledene, tahrip edene ve bu toprakları 100 yıl öncesine götürene el uzatma aymazlığına düşenlere.
“Kutuplar” belli efendim.
Herkes kendi kutbuna, lütfen...
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1200451/_Kutup__vesaire....html 
               

      

Seçimlere doğru siyaset dersleri

 Ergin Yıldızoğlu  Cumhuriyet
Cumhurbaşkanı haklıdır? Artık, yalnızca Siyasal İslamın değerlerini, siyasi ekonomik çıkarlarını ifade eden, savunan basın ve gazeteciler, basın ve gazeteci kategorisine girdiğinden, reformlar, onların haklarını ve özgürlüklerini genişletmiştir.
Bu yüzden de siyasi iktidar, rahatlıkla “cezaevinde gazeteci yoktur” diyebilmektedir. Siyasal İslamın “siyaset rejimi” içinde, cezaevindeki 143 tutuklu, artık gazeteci değil başka bir şeydir.
                     
Meclis Başkanı “Seçim bir siyasi faaliyet değildir” derken haklıdır. Siyaset devlet yönetimine, dolayısıyla iktidara ilişkin etkinlikleri tanımlayan bir kavramdır. Eğer gündemdeki seçimler devlet yönetimini, siyasi iktidarı etkileyen sonuçlar üretmeyecekse, siyasi bir faaliyet değildir. En fazla verili yönetişim ilişkileri içinde bir yer kapma yarışından söz edilebilir.
Meclis Başkanı, yerel seçimlerde AKP’nin İstanbul adayı Yıldırım, bu seçimlerin, devlet yönetimini, siyasi iktidarı etkileyecek bir değişiklik yaratmasını beklemiyor. İktidarın aldığı tüm yasal ve olağanüstü önlemler bu beklentiyi gerçekleştirmeye yöneliktir.
Buna karşılık, CHP’nin Başkanı anayasayı savunmaya bile zahmet etmiyor, CHP’nin İstanbul adayı Cumhurbaşkanı’nı ziyaret ettiğinde ondan (kabul edilebilir sınırlar içinde kalacağını ima ederek) oy isteyebiliyor.
CHP de bir “meşrulaştırma makinesi” olarak işlediğinden, Meclis Başkanı da “Seçim bir siyasi faaliyet değildir” dediğinde hata yapmış olmuyor! Aksine siyasetin doğasına ilişkin önemli bir konuyu anımsatmış oluyor!
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1200443/Secimlere_dogru_siyaset_dersleri.html 
                

10 Ocak 2019 Perşembe

     
"24+12" Etkinlik Programı 
Gururla Önerir:
7 DVD'den oluşan 
  Kapitalizm "Farkındalık" Seti-1 
Acı Reçete, Arka Bahçe, Adalet Peşinde, Yağmuru Bile, Hamburger Cumhuriyeti, 99 Francs, Hasta-Sicko.
Sansür yok, baskı yok, tekrarı çok, 
ulaşması kolay bir set...
   
Onlar da bu seti tamamlama telaşında!:
Ufuk Uras, Murat Belge, Doğu Perinçek, Selahattin Demirtaş, 
Ertuğrul Kürkçü, Uğur Dündar, Kemal Kılıçdaroğlu, Ahmet Türk, 
Kadir İnanır, Yavuz Bingöl, Yılmaz Erdoğan, İstanbul Tabip Odası...
24ocak.blogspot.com
      



Yeni


Sinema: Perinçek tipi kapitalizm (emperyalizm):

                    

Çin, Ay’ın ‘karanlık’ yüzünde

 Ergin Yıldızoğlu   Cumhuriyet
Gerçekten de Çin yalnızca teknik alanlarda değil kültürel üretim alanında da hızla güç biriktiriyor. Örneğin, Çin’in yükselme sürecinin kültürel boyutunu irdeleyen bir New York Times araştırması, söze “herhangi bir filmde en son ne zaman Çinli bir kötü adam karakteri gördünüz?” sorusuyla başlıyor ve Çin’in, Hollywood kaynaklı kültürel üretim üzerinde gittikçe artan etkisine dikkat çekiyordu.
ABD’de, genelde Batı’da, kültür endüstrisinin ekonomik sıkıntıları, mali kaynak ve piyasa erişimi gereksinimleri giderek artıyor. Çin, 2 trilyon dolarlık rezervleri, 1.5 milyar nüfusu, yüzde 6-7 oranında büyüme hızıyla hem mali kaynak, hem de büyük bir piyasa sunma kapasitesine sahip. Çin devleti, Hollywood filmlerini, Çin’i olumlu bir biçimde göstermeleri karşılığında finanse ediyor, Çin pazarına girmelerine izin veriyor. Çin devleti/sermayesi 1997-2013 arasında en büyük bütçeli 100 Hollywood filminden 12’sini finanse etmiş. Son beş yılda bu sayı 40’a yükselmiş. 
Çin’in koyduğu kurallara uymayanlar, Tibet, Dalay Lama gibi hassas konulara dokunan filmler ve örneğin, Justin Bieber, Björk, Jon Bon Jovi, Miley Cyrus, Lady Gaga, Elton John, Katy Perry, Brad Pitt gibi kimi artistler, finansal destek bir yana Çin pazarına dahi sokulmuyorlar.
“Kırmızı Şafak” filminin yeni yapımında, metin Çin medyasına sızınca, MGM stüdyoları çekimi tamamlanmış filmin tüm sahnelerindeki Çinli işgalcileri, dijital tekniklerle, 1 milyon dolar harcayarak “Kuzey Koreli” karakterlerle değiştirmiş. “Doctor Strange” filmindeki mistik bilge karakter, orijinal metinde Tibetli olmasına karşın, filmde Keltli bir bilge olarak değiştirilmiş.
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1196742/Cin__Ay_in__karanlik__yuzunde.html 
                     
CHP başarıya koşuyor!
 L. Doğan Tılıç    Birgün
İnsanlar “AKP olmasın da” diyerek “mecburiyet”ten karşıtına yönelince, CHP de, izlediği politikadan bağımsız olarak, kazanacak!
Bu yüzden, adaylarını ve söylemini; “Bizimkiler bize mecbur, biz diğerlerine (sağ muhafazakâr kesime) hoş görünelim” yaklaşımı belirliyor. 

Bu formül işe yarıyor! Gidişata kızan CHP’liler, CHP’nin solundakiler, hatta özenle kendisinden uzak durduğu HDP, bir AKP zaferinin sorumlusu olmamak için, CHP adayını destekleyecek. Açıkça söylenmese de, sandığa mecburiyet atılacak.

Sonucun “başarı” olması, CHP’nin tepesindeki “sağa yönelerek kazanma” anlayışını da pekiştirecek.

Ancak, “başarı”nın ardından, şimdi mecburiyetten alçak sesle homurdanan pek çok CHP’li yüksel sesle sorular soracak!
“Mecburiyet”in aynı zamanda “mahkumiyet” olduğu; onu siyasal eyleminizi belirleyen bir stratejiye dönüştürdüğünüzde, kendiniz olmaktan çıkıp değiştirmeniz gereken siyasal / toplumsal koşullara mahkum olduğunuz,  karşıtınıza benzediğiniz görülecek.
Tepesi toplumu dönüştürme iddiasından uzaklaşırken, hala “sosyal demokrat” ve “kendisi” olarak kalmak isteyen CHP tabanı içinde bir “mahcubiyet” büyüyecek! 
https://www.birgun.net/haber-detay/chp-basariya-kosuyor.html   

 Hem Fethullahçı hem faşist

Elbette İdris Naim Şahine geliyorum. Abdullah Gül ile başlayan “öteki”ni arama macerasının vardığı yere. Aday olur ya da olmaz.
 Barış Terkoğlu    Cumhuriyet 

9 Ocak 2019 Çarşamba

9 Ocak 

21:00
Buket Aydın'ın sunduğu 40, Dr. Yavuz Dizdar'ı konuk ediyor. Dizdar, iddia edildiği gibi doktorluk mesleğine ihanet ediyor mu? Kanser tanılarının büyük bir kısmı kanser değil derken ne kastediyor? Buket Aydın 40 soru soruyor, Dr. Yavuz Dizdar yanıtlıyor. 
21:00

24 Ocak Kararlarına Doğru:

 "24+12" Etkinlikleri 
 film gösterisi 

 "Canan Karatay'a Teşekkür"
  11 Ocak 2019  
 Cuma : 17.30 
 SergiOdası 

Boşuna konuşma, kitapsız düzelmez!


    
Ergin Yıldızoğlu



                    
Bu sorulara yanıt gelmezse neden sandığa gitsin seçmen?
 Enver Aysever   Cumhuriyet
Benzer bir durum 16 Nisan halk oylaması için de geçerli. Yurdun her yanında halk “hayır” dediği halde, sonuçlar kıl payı olarak “evet” şeklinde açıklanmışken, neden Yüksek Seçim Kurulu’nda hakkınızı aramadınız? Halk arkanızda durmak için sabırsızken, siz neden genel merkeze çekildiniz? Durumu fiili olarak kabul ettiniz? Neden meşruiyet tartışması yapmadınız ve bizi başkanlık seçimlerine mecbur kıldınız? 
Haydi geç kaldınız, “Adalet Yürüyüşü” gibi dünyada benzeri olmayan, büyük emek gerektiren işe girdiniz. Sonunu niye getiremediniz? İstanbul’da miting yaptıktan sonra, kravatları takıp neden Ankara’ya döndünüz? Dünyanın gözü üstünüzdeyken neden insanların gazını alır duruma düştünüz, toplumsal muhalefete öncülük etmediniz? 
24 Haziran seçimlerinden sonra, ne İnce, ne Kılıçdaroğlu kamera karşısına geçmedi. Günlerce mitinglere gelen, sahada çalışan insanlar kendini yalnız, kimsesiz hissetti. Sonuç “Adam kazandı” şeklinde öğrenildi. Neden milyonlara tek bir açıklama yapmadınız? O gece ne oldu? Neden hemen iç kavgaya döndü herkes? Cumhuriyet elden giderken, bir açıklama borçlu değil misiniz halka?
24 Haziran sonrasında koşa koşa saraya giden Akşener’le neyin ittifakını yapıyorsunuz? Eğer yarış MHP ile İYİ Parti arasında olacaksa, solcular, cumhuriyetçiler, laikler, Kürtler size niye oy versin?
     
Gelelim sosyalistlere. Neden bugüne dek CHP, HDP ardına takılmak zorunda kalındı, bunu aşmak gerekmez mi? Bugün seçime katılma olanağı bulunan parti hangisiyse, onun etrafında kenetlenip sosyalist aday çıkarmak çok mu zor? Halka seçeneksiz olmadığını anlatmak için bu fırsatı kullanmak zorunlu değil mi? Dinci, aşırı milliyetçi, piyasacı anlayışa karşı, ne pahasına olursa olsun dikilmek devrimcilerin görevi değil mi? Elbet AKP dönemi bitecek, sonrasında halka umut olmak için bugün göreve talip olmak gerekmez mi?
http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1195606/Bu_sorulara_yanit_gelmezse_neden_sandiga_gitsin_secmen_.html