"Yalnız sansürcülerin hayal gücünü aşmayan şeyler sansür edilebilir" Andrzej Wajda (Sinema ve Ben)

10 Ağustos 2026 Pazartesi

-sapık gözlük-


Britanya'daki 800 barda Meta gözlüğü yasaklandı

Ülke genelinde 800 barı bulunan şirket rızası olmadan müşteri ve çalışanlarının görüntülenmesine izin vermediğini vurguladı: “Meta gözlükleri, gözetleme imkanı sunuyor. Bu da kuralları ve sağduyuyu ihlal ediyor.”

Eğer Britanya’da bu barlardan birisine girerseniz bir çalışan gelip kameranızı kapatmanızı isteyecek.

Ülkede bazı okullar ve etkinlik organizatörleri de aynı endişeyle Meta gözlüğü yasakladı.

9 Ağustos 2026 Pazar

1993

 

“Liberal demokratik devletler yurttaş yaratır; yapay devlet troll yaratır.”

 


Demokrasi yerini algoritmalara bırakacak mı?

Uğur Koçbaş   Oksijen 

Lepore’un yeni kitabı The Rise and Fall of the Artificial State (Yapay Devletin Yükselişi ve Düşüşü), yapay zekayı yalnızca teknolojik bir yenilik olarak değil, modern devletin dönüşümünü hızlandıran siyasal bir güç olarak inceliyor. Kitabın merkezindeki kavram “Artificial State” yani teknolojinin egemen olduğu bir rejim. Lepore’a göre bu kavram, liberal demokratik ulus-devletin işlevlerinin giderek özel şirketler, platformlar, veri sistemleri ve algoritmik karar mekanizmaları tarafından üstlenildiği yeni bir düzeni anlatıyor. 
 Kamusal alandan platformlara

Lepore, “yapay devlet”i, ulus-devletin giderek daha fazla işlevinin özel çok uluslu şirketler tarafından devralındığı bir yapı olarak tanımlıyor. Ona göre en görünür değişim kamusal meydanda yaşanıyor. İnsanların dünyayı anlamak, oy vermek, siyasi karar almak ve yurttaşlık görevlerini yerine getirmek için kullandığı bilgi kanalları artık büyük ölçüde şirketlerin elindeki dijital platformlarda şekilleniyor.

Bu dönüşüm, Lepore’a göre sadece iletişim araçlarının değişmesi anlamına gelmiyor. Kamusal tartışmanın nasıl yürüdüğünü, hangi bilginin görünür olduğunu, hangi öfkenin büyütüldüğünü, hangi siyasi mesajın kime ulaştığını ve yurttaşların hangi gerçeklik içinde karar verdiğini de değiştiriyor.
 

 ‘Yurttaşlık tutkalı’

Lepore’un üzerinde durduğu konulardan biri seçim kampanyalarının dönüşümü. Ona göre 20’nci yüzyılın ortasından itibaren kamuoyu araştırmaları, seçmen segmentasyonu ve veri analizleri klasik kampanya pratiklerinin yerini almaya başladı. Mahalle toplantıları, kapı kapı dolaşma, yüz yüze ikna ve yerel siyasi temas zayıflarken, seçmeni ölçme ve hedefleme mantığı güçlendi.

Lepore bu dönüşümü yalnızca teknik bir verimlilik artışı olarak görmüyor. Ona göre yüz yüze siyasi temas, demokrasinin sosyal dokusunu oluşturan temel unsurlardan biriydi. Yazar, bu tür temasları “civic glue”, yani yurttaşlık tutkalı olarak nitelendiriyor. Siyaset, insanların birbirini ikna etmeye çalıştığı bir alan olmaktan çıkıp veri toplama ve hedefli mesaj gönderme sistemine dönüştüğünde, yurttaşlık ilişkisi de zayıflıyor.

Yazarın ifadesiyle yeni aşama, “yapay zeka, yapay zekaya karşı” dönemi. Bir yanda seçmenler yapay zeka araçlarına ne düşüneceklerini, kime oy vereceklerini ya da hangi politikayı destekleyeceklerini soruyor; diğer yanda kampanyalar seçmene ulaşacak mesajları yine yapay zeka sistemleriyle üretiyor. Lepore’a göre bu tabloda siyasi karar sürecinin iki yanında da makineler yer almaya başlıyor.
 

 

 Yurttaştan kullanıcıya

Lepore’un eleştirisinin merkezinde yurttaş ile kullanıcı arasındaki fark var. Liberal demokratik devlette birey, hakları ve sorumlulukları olan bir yurttaştır. Dijital platform ekonomisinde ise aynı kişi veri üreten, davranışı ölçülen, dikkati satılan ve hedeflenen bir kullanıcıya dönüşür.

Lepore’a göre hedefli reklam modeli, insan davranışını izleyip sınıflandırarak ticari ve siyasi mesajları kişiye göre düzenliyor. Aynı mekanizma bir ürün satmak için de kullanılabiliyor, siyasi mesaj vermek için de. Böylece siyasi ikna ile ticari manipülasyon arasındaki sınır bulanıklaşıyor.

Yazar, bu dönüşümün internetten önce başladığını da hatırlatıyor. Ona göre 1950’lerde yükselen tüketim kültürü, yurttaşlık fikrini tüketici kimliğiyle zayıflatmıştı. Ancak internet ve platform ekonomisi bu eğilimi tek bir dijital altyapıda birleştirdi. Alışveriş, haber, kamu bilgisi, siyasi tartışma ve kişisel veri aynı şirket mimarisi içinde toplanmaya başladı.
 
 ‘Rıza olmadan yönetim’

Lepore’a göre yapay devletin en büyük tehlikesi burada yatıyor. Demokratik devlet, meşruiyetini yurttaşların rızasından, temsil mekanizmalarından, hukuktan ve kamusal tartışmadan alır. Yapay devlet ise kararların, yönlendirmelerin ve bilgi akışının giderek daha fazla otomatik sistemler tarafından belirlendiği bir düzen yaratır. Bu düzende yurttaşın yerini kullanıcı, temsilin yerini veri profili, kamusal tartışmanın yerini algoritmik etkileşim alabilir.
 
 Teknoloji elitlerine tepki

Lepore, insanlığın anayasal demokrasiyi ve liberal ulus-devleti terk edip otomasyon ve makine yönetimine yönelmesinin ne anlama geldiğini sorguluyor. Terminator gibi distopik anlatıların, 21. yüzyılda Silikon Vadisi için bir iş planına dönüşmüş gibi göründüğünü söylüyor.
 

                                             

2024


 

7 Ağustos 2026 Cuma

Kısa



DİZİ

Sine-Sen’den dizi teşvikine tepki: "Kamu kaynaklarının dev tekellere aktarılması kabul edilemez"

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yurt dışına ihraç edilen yerli dizilere bölüm başına 33 bin dolara kadar kamu desteği sağlayacağını açıklaması üzerine Emek Partisi milletvekilleriyle beraber hazırlanarak, TBMM Başkanlığı’na bir soru önergesi verildi.

Sine-Sen açıklamasında Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü tarafından soru önergesine verilen resmi yanıtın, dizi sektöründeki sömürü çarkının kamu eliyle nasıl büyütüldüğünün açık bir itiraf belgesi olduğu belirtildi. 

Açıklamada şu görüşlere yer verildi:

"Bakanlık cevabında, teşvik şartı olarak dizilerin en az 3 kıtada ve 10 ülkede yayımlanması, turizmi desteklemesi, reyting verileri ve satış tutarları gibi kriterlerin göz önünde tutulacağı söyleniyor. Halihazırda üretilmiş, dünyaya satılmış ve devasa gelirler elde etmiş projelere halkın vergilerinden oluşan kamu kaynaklarını aktarmak, yeni bir istihdam yaratmayacağı gibi sadece tekel konumundaki büyük yapım şirketlerinin kasasını doldurmaya yarayacaktır."

 

Lüks

  

 Avrupa’nın fazlası Türkiye’nin sınavı 

Bir çantanın çevresinde oluşturulan mesafe, bazen çantanın kendisinden daha pahalıdır. Ayakkabı tek başına durur. Işık doğru açıdan gelir. Raf kalabalık değildir. Satıcı acele etmez. Mağazada sessizlik bile tasarlanmıştır. Lüks, sadece iyi üründen yapılmaz. Araya konan mesafeden, bekletilmekten, erişememekten, herkesin aynı anda dokunamamasından yapılır.

Ama lüksün bir arka odası da vardır.

Orada ışık farklıdır. Satılmayan bedenler durur. Sezonu geçen renkler bekler. Yanlış tahmin edilmiş talep rafların arkasına çekilir. Fazla iyimser büyüme planları kumaşa, deriye, tokaya, tabana ve askıya dönüşmüş halde yığılıdır orada. Vitrinde azlık satılırken, arka odada bolluk birikir.

Lüks, bu bolluğu yönetir. Hatta belki de en iyi yaptığı şeylerden biri budur. Fazlalığı saklamak. Çünkü lüksün en büyük kabusu ucuz görünmek değildir, çok görünmektir.
Türkiye hikayenin neresinde?

Sonra sessizce bu yığınlar o odadan çıkartılır ve yakılarak yok edilir.

Avrupa Birliği şimdi tam o arka odaya ışık tutuyor. 19 Temmuz 2026 itibarıyla büyük şirketler satılmayan giyim, ayakkabı ve giyim aksesuarlarını artık yakamayacak, çöpe gönderemeyecek. Yeni düzenleme, sezon sonunda elde kalan ürünü şirketin sessizce gözden çıkarabileceği bir atık gibi değil, hala uğraşılması gereken bir kaynak gibi görüyor. Bir koleksiyon satılmadığında mesele artık onu ortadan kaldırmakla kapanmayacak. Ürün kimi zaman yeniden satışa çıkacak, kimi zaman indirime inecek, outlet’e gidecek. Avrupa’nın yaptığı şey bu yüzden yalnızca imhayı yasaklamak değil. Lüksün sezon sonunda kimsenin görmek istemediği fazlasına da bir hayat mecburiyeti getirmek.
 
Akan Abdula   Oksijen

 

4 Ağustos 2026 Salı

Fransa

             



 Paris Photo | 12-15 Kasım 2026 |

gözaltı

Bennu Gerede gözaltına alındı
Fotoğraf sanatçısı Bennu Gerede ‘müstehcenlik’ suçlamasıyla gözaltına alındı.

Gerede, katıldığı bir YouTube programında ‘taşınabilir vibratör’ olduğunu söylediği kolyesini göstermişti.

Bakırköy basşavcılığı dün (3 Ağustos) Türk Ceza Kanunu’nun 226’ncı maddesinde düzenlenen ‘müstehcenlik’ suçlamasıyla Gerede hakkında soruşturma başlatmıştı.

Polis Gerede’yi bugün gözaltına aldı.

Söz konusu maddenin ikinci fıkrasındaki ‘basın-yayın yoluyla müstehcenlik’ suçlamasına altı ay ila üç yıl hapis öngörüyor.


2 Ağustos 2026 Pazar

Hatırlıyoruz!


 

2004


Postprodüksiyon günümüz teknolojisinin bir üretim şekli olduğu gibi sanatların da üretiminin değişmez parçası haline gelmiştir. Fotoğraf olsun, enstalasyon olsun veya videolar olsun postprodüksiyon stüdyo, bilgisayar ortamı içinde çoğaltılan, montajlanan ve yeniden değerlendirilen bir üretim sürecinin vazgeçilmez bir hali olarak karşımızda durmaktadır.
 

Sansür

 



Sinema Genel Müdürlüğü belgeseli “politik” bulduğu için desteği geri istedi

Evrakta ayrı, telefonda ayrı gerekçe

Elmas, Bakanlığın resmi yazısında yer alan gerekçelerle telefon görüşmelerinde kendisine aktarılan gerekçelerin birbirini tutmadığını öne sürüyor: “Telefon görüşmelerinde bana açıkça ‘Filminiz politik’ denildi. Daha sonra ulaştığım bir yetkili ise 'Filminiz bize uygun değil. Bakanlığımızı Kapadokya'daki tahribattan sorumlu tutuyor. Bunu kabul edemeyiz’ dedi. Bu nedenle resmi yazıyla sözlü açıklamalar arasındaki çelişkinin açıklanmasını bekliyorum.”

Elmas, görüşmeler sırasında filmde kısa süreliğine görünen Solfasol adlı dergisinin de konu edildiğini belirtiyor: “Filmde görünen Solfasol dergisi üzerinden Cumhurbaşkanı’na yönelik eleştiri bulunduğu söylendi. Oysa söz konusu dergi kadrajda duran sıradan bir nesneden ibaretti.”

Yönetmen Elmas, Bakanlığın resmi yazısında ayrıca teknik gerekçelerin de öne sürüldüğünü belirtiyor: “Bana gönderilen yazıda ses, renk ve teknik standartlardan söz ediliyor. Oysa verilen destek filmin toplam bütçesinin yalnızca çok küçük bir kısmını karşılıyor. Nitekim film, bu hâliyle ulusal ve uluslararası festivallere başvurabilecek teknik standartlarda hazırlandı. Dolayısıyla ne teknik gerekçelerin ne de senaryoya uyumsuzluk iddiasının gerçeği yansıttığını düşünüyorum.”

1 Ağustos 2026 Cumartesi

2026 Temmuz


 

2026 Temmuz


 

Temmuz 2026


 

İzmir


 

Albüm

 

Tarihi, yıkılan semtler yazar

Deniz Burak BAYRAK

İstanbul’un en eski mahallelerinden biri olan Tarlabaşı, yıllardır “dönüşüm” adı altında tartışılıyor. Ancak Ali Öz’e göre burada dönüştürülen yalnızca binalar değil. Bir yaşam kültürünün de ortadan kaldırıldığını gördüğümüz semtin sokaklarında yaklaşık on yıl boyunca çalışan Öz’ün “Tarlabaşı Kayıp Şehir” albümü yeniden basıldı. Bu baskı bize kent politikalarının toplumsal sonuçlarını tartışmamız gerektiğini düşündürüyor.



Sansür


 

31 Temmuz 2026 Cuma

Madımak

 

Madımak anlatıları


  Kaymakamlık, Mülkiye Müfettişliği, Bakanlık Genel Sekreterliği, Valilik ve Danıştay Üyeliği gibi görevlerden sonra emekliye ayrılan Muzaffer Dilek’in, Madımak’a dair yazdıkları ‘Mülkiye Müfettişinin Gözünden Sivas Kalkışması’ başlığı altında yer alıyor ve yazılma gerekçesi oldukça çarpıcı: ‘Bana göre Cumhuriyet tarihinin en vahim ve en canavarca hislerle gerçekleştirilmiş olayını, birinci elden incelemiş bir bürokrat olarak görüş ve değerlendirmelerimi yapmadan öteki dünyaya gitmek istemedim. Bu trajik olayla ilgili vakıf olduğum şeyler benimle kalsın istemedim.’

Kitapta soruşturma sürecinde tanıklık edilen tuhaflıklara dair detaylar oldukça dikkat çekici. Mesela Sivas Valiliği’nden istenen bilgi ve belgelere yanıt olarak gelen yanıtta, mevzuat gereği her gün saat 11.00’de yapılması zorunlu olan Asayiş Saati toplantı tutanağının yer almamış ve neden gönderilmediğine dair bilgi verilmemiş olması gibi. Ya da Tugay Komutanı’na iletilen soruların yazılı yanıtlarının aynı gün iletilmesi için mutabık kaldıkları halde, komutanın yazılı yanıt göndermek yerine, bir ulakla selam göndermekle yetinmesi gibi. Daha başka örnekler de var.

***

Kitaptaki bilgilere göre Vali Ahmet Karabilgin’in İçişleri Bakanlığı’ndan yardım talebi karşılanmamış, 5. Er Eğitim Tugay Komutanlığı’ndan önce telefonla, sonra yazıyla askeri yardım talebi ise sözde bazı yasal gerekçelerin arkasına sığınılarak zamanında ve yeterli destek sağlanmamıştır. Müfettişin ifadesiyle valiliğin talebine karşı vaziyet idare edilmeye çalışılmış, beş saatlik zaman içinde toplam 80-90 asker gönderilmiştir. Müfettiş Dilek, kentte olaylara ilişkin yaygın söylentiler varken, Komando Bölük Komutanlığı’nın, PKK operasyonuna gönderilmesinin de bir sorun olduğunu ve bu sorunların kolektif bir sorumluluğa işaret ettiğini belirtir. Müfettişin ifadesiyle ‘sanki görünmez bir el asayiş ve genel güvenlikten sorumlu olup Ankara’da ve Sivas’ta görev yapan tüm kamu otoritelerini karar alıp uygulayamaz hale sokmuştur.’

 

  Anlatılarda sürecin devamına ilişkin notlar da ilginç. Teftiş heyeti incelemesini bitirip Ankara’ya dönünce, 7 Temmuz günü Soruşturma Ön Görüş Raporu’nu sunmak üzere, İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu’nu ziyaret edip inceleme süreci ve rapordaki temel vurguları anlatırken, Bakan Gazioğlu, ‘daha çok dinliyormuş gibi yapıp aslında anlatılanlarla pek de ilgilenmemiş.’      

Şükrü Aslan   Birgün 

30 Temmuz 2026 Perşembe

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Film

 


Göç


‘DIŞARIDAKİLER: Bir Zamanlar Almanya’da’: Yeni Bir Göç Hikâyesi

Yapımcılığını, yönetmenliğini ve senaristliğini Ahmet Küçükkayalı’nın üstlendiği, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Proje Geliştirme ve Yapım Desteği ile hayata geçirilen DIŞARIDAKİLER: Bir Zamanlar Almanya’da filmi, vizyon için geri sayıma başladı. İzleyicide derin izler bırakmayı hedefleyen bu etkileyici yapım, 21 Ağustos’ta Türkiye’deki sinemaseverlerle buluşmasının ardından Avrupa genelinde de gösterime girerek küresel bir yolculuğa çıkacak.

Hikâyenin merkezinde, hayallerinin peşinden gitmek ve kendine yeni bir gelecek inşa etmek için her şeyi göze alan 20 yaşındaki Rıfat yer alıyor. Film, yalnızca 1980’li yıllarda Zonguldak’tan Almanya’ya uzanan o zorlu ve dönemi şekillendiren göç dalgasını anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda zamansız bir temayı merkezine alıyor.

Rıfat’ın gözünden ekrana taşınan bu yolculuk, bugün bile pek çok gencin kalbinde hissettiği o derin aidiyet arayışını, gelecek kaygısını ve ne pahasına olursa olsun kendi ayakları üzerinde durma mücadelesini evrensel bir dille beyaz perdeye aktarıyor. İzleyiciyi “Hayallerinin peşinden gitmek için ne kadar ileri gidebilirsin?” sorusuyla baş başa bırakan yapım, insan ruhunun direncini gözler önüne seriyor.

 

27 Temmuz 2026 Pazartesi

23 Temmuz 2026 Perşembe

Taksim


 

Hukuk

Yeni nesil hukuk sözlüğü

Gizli tanık:

Delil bulma zahmetini ortadan kaldıran adli kolaylık paketi. Dosyada ne zaman bir boşluk oluşsa aniden belirip “Ben orada her şeyi gördüm” diyen, kimliği meçhul ama beyanı hüküm olan kimilerinin süper kahramanı.  

Barış Pehlivan   Cumhuriyet  

arabanızdan vazgeçer misiniz?

 

 
Bedava bilet verseler arabanızdan vazgeçer misiniz?

 Teklif basit. Arabanızı aileniz dışında birine satar ya da hurdaya çıkarırsanız, size tüm Almanya’da geçerli “Almanya bileti”ni (Deutschlandticket) bedava veriyorlar. Almanya bileti ülkedeki tüm toplu taşıma araçlarına sınırsız biniş hakkı sağlıyor. Şehiriçi otobüsler, metro ve tramvayın yanı sıra şehirlerarası trenler de hizmetinizde. Almanya biletinin yıllık maliyeti 756 avro. Yapmanız gereken tek şey otomobilinizden vazgeçtiğinizi ispatlamak ve bir yıl boyunca yeni bir otomobil almamak.

  Özetlersek, otomobil çoğu zaman bir zorunluluk değil bir bağımlılık. Statü simgesi ve tüketim kültürünün bir parçası olmaya devam ediyor. Ulaşım araçları arasında çevreye ve iklime en çok zarar verenlerden biri olduğu unutuluyor. Toplu taşıma ve bisiklet ise otomobilin panzehri.

  19 Mart Darbesi diye tanımlanan, Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasıyla başlayan süreçten sonraki boykot çağrılarını hatırlayın. Boykotun birçok alanda işe yaradığını biliyoruz ancak CHP’nin boykot listesinde yer alan otomobillerin satış rakamları boykottan etkilenmişe benzemiyor. Örneğin boykot listesinde yer alan Doğuş Grubu’na ait üç aracın satışları 2025’te bir önceki yıla göre arttı. Bu otomobillerin hepsini iktidara ve demokrasi karşıtı müdahalelere destek verenler almadığına göre, boykot çağrısı iş otomobile gelince etkisiz kalmışa benziyor. Otomobil tutkusu kapitalizmin insanları metalara nasıl tutsak ettiğini gösteren önemli bir örnek. Boykot ise içinde bulunduğumuz dünyada otokratik rejimlere karşı mücadelede kullanılan, etkili bir yöntem. O yüzden de kendimizi kapitalizmin en etkin uyuşturucularından kurtulma konusunda hazırlamamız gerek. “Cumhuriyet mi yoksa sevdiğim otomobil mi” sorusunu henüz sormadıysak bile, bir gün kendimize sormak zorunda kalabiliriz.

Özgür Gürbüz   Birgün 

   

22 Temmuz 2026 Çarşamba

MAFYA'nın şirketleşmiş hali:


 

VARLIK YÖNETİM ŞİRKETİ ENDİŞELENMENİZ İÇİN NELER SÖYLER?

Varlık Yönetim Şirketleri Derneği”nin sayfasında, varlık yönetim şirketlerinin sloganı olarak ne yazdığınız biliyor musunuz; “mutlu müşteri”. Evet, onlar, biz borçluların sorununu çözdüklerine inandıkları için günün sonunda bizim “mutlu müşteri” olduğumuza inanıyorlar. Ama bizi arayarak endişelendirmek için türlü sözler söylüyorlar.

Eğer sonuç odaklı düşünürsek, kendilerince haklı olabilirler ama o gemi o limana varana kadar nelerin olup bittiğini bir tek borçlular bilir. Önce sizi arıyorlar, sonuç alamadıklarında, sırasıyla birinci dereceden yakınımız olan, annenizi, babanızı, kardeşlerinizi, varsa eşinizi, eşinizin anne ve babasını, sizinle aynı soyadını taşıyan ve akraba olduğunuzu düşündükleri herkesi, üst komşunuzu, köyün muhtarını bile arama fırsatı olursa arayıp bizim borcumuzu söylüyorlar. Burdaki amaç elbette ev haczine gelmiş gibi etki yaratmak. Sizi böyle mahcup durumda bırakıp borcunuzu herkesin öğrenmesini sağladıklarında anında ödeme yapacağınızı düşünüyorlar. Oysa, imkan olsa çoğunuzun ödeme yapıp zaten bu duruma gelmeyeceğinizi görmezden geliyorlar.
     

                                                     

             

Çekilmemiş fotoğraf

 

Çekilmemiş fotoğraf

Şöyle şeyler duyuyordum: Yaşadığım ânı birine anlatmazsam ya da sosyal medyada paylaşmazsam yaşamış gibi hissetmiyorum. Bu yakınmanın kökü sanıldığından da derin. Ferenczi, travmanın yıkıcılığını yalnızca yaşananda değil, sonrasında yaşananın inkâr edilmesinde de görüyordu: çocuk, yardım aradığı yetişkin tarafından geri çevrildiğinde, kendi duyularının tanıklığına güveni de kırılıyordu. Tanık yoksa ya da tanıklık esirgeniyorsa, yaşanan şey ruhsal kayda geçmekte zorlanıyor, hayalet gibi zihinde dolaşıyordu. Winnicott daha da geriye gidiyordu: Bebek kendisini ilk kez annesinin yüzünde görüyordu; görülmek, var olmanın ilk kanıtıydı. Sosyal medyanın yakaladığı damar da buydu, icat ettiği değil sömürdüğü bir damar. Akış, kolektif bir anne yüzüne dönüşmüştü; her paylaşım o yüze bakıp "beni gördün mü?" diye soruyordu.

Bir zamanlar, en azından inanan insan için, tek başına yaşanan an bile büsbütün tanıksız değildi. Her şeyi gören bir göz, her şeyi yazan bir defter vardı; dua da, günce de, itiraf da görünmeyen bir muhataba yönelirdi. O muhatap çekilince boşalan makama şimdi akış yerleşmişti: Kimin gerçekten baktığını bilmediğimiz bir deftere yazıyor, yine de görülmüş olmayı umuyorduk.

***

Anlatmaksa başka bir şeydi. Bir yaşantıyı birine anlatmak, onu bir başka zihinde pişirmek gibiydi; dinleyenin alıp kendi içinden geçirdiği ve çoğaltarak geri verdiği bir eylem. Kalabalığa atılan an ise bir zihne değil, bir sayaca bırakılıyordu. Paylaşılan yaşantı bu yüzden çoğu zaman çiğ kalıyordu - binlerce kişi görse de kimsenin dokunamadığı…

Rüyamda neden kimsenin telefonu olmadığını sanırım artık biliyorum. Rüya, kanıtsız yaşantının en eski biçimiydi: herkes görür, kimse gösteremez. Fotoğrafı çekilemez, ekran görüntüsü alınamaz; yalnızca anlatılabilir - ve anlatıldığında bile yalnız senindir. Yaşar Kemal oradaydı, dinliyordu. Kayıt yoktu ama tanık vardı. Belki de aradığımız hiçbir zaman kayıt olmadı. Düş gücü olmadan yaşayamayacağımızı söylemişti. Düşler arşivlenemez; görülür ve sislenir. Ama düş kurabiliyorsak, renkleri bozulup solan o anıların sisine borçluyduk bunu.

Bülent Usta   Birgün 

                                                   

Sansür

NATO eylemcilerine hastane önünde fotoğraf cezası

Sosyal medyadan yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“NATO haftasında önce hukuksuz şekilde “eylem yasağı” kararı alan Eskişehir Valiliği daha sonra kapalı alanda açıklama yapan çok sayıda arkadaşımız hakkında idari para cezası tutanağı düzenlemişti. Akabinde NATO’ya karşı basın açıklaması yapmak isteyen onlarca arkadaşımız gözaltına alınmıştı. Gözaltına alınan arkadaşlarımızın serbest bırakıldıktan sonra çekildikleri fotoğraf hakkında da yine “Mülki Amirin Emrine Aykırı Davranmak” gerekçesiyle idari para cezası tutanağı düzenlendi. Elinde tüm muhaliflere saldırmaktan, halkı baskıyla susturmaya çalışmaktan başka bir çaresi kalmayan iktidara karşı mücadele etmeye devam edeceğiz. Baskılar bizi yıldıramaz. Meşruluğunu ABD’den alanlar, monarşi hayalleri kuranlar kaybedecek! Bu memleket bizim. Yaşasın tam bağımsız Türkiye.”

21 Temmuz 2026 Salı

İzmir

 
Karşıyaka Belediyesi Hamza Rüstem Fotoğraf Müzesi’ni kapattı, oğlu Mert Rüstem tepki gösterdi 
2011 yılında dönemin Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak ile sözleşme yaptıklarını ve bu sözleşme hükümlerince müzenin kullanım hakkının kendilerinde olduğunu belirten Mert Rüstem, “Biz buradan herhangi bir gelir elde etmedik. Sadece babamızın adını yaşatıyordu ve sürekli sergiler açıyor, içindeki fotoğrafları güncelliyorduk. Bana haber verilmeden böyle bir karar alınmasına çok üzüldüm. Bakanlıktan izin aldıklarını ve müzeyi 1 yıl içinde başka bir yere taşıyacaklarını öğrendim. Bununla ilgili de bilgimiz yok” diye konuştu.


Film

 

İnternet


 

Fİlm