Çekilmemiş fotoğraf
Şöyle şeyler duyuyordum: Yaşadığım ânı birine anlatmazsam ya da sosyal medyada paylaşmazsam yaşamış gibi hissetmiyorum. Bu yakınmanın kökü sanıldığından da derin. Ferenczi, travmanın yıkıcılığını yalnızca yaşananda değil, sonrasında yaşananın inkâr edilmesinde de görüyordu: çocuk, yardım aradığı yetişkin tarafından geri çevrildiğinde, kendi duyularının tanıklığına güveni de kırılıyordu. Tanık yoksa ya da tanıklık esirgeniyorsa, yaşanan şey ruhsal kayda geçmekte zorlanıyor, hayalet gibi zihinde dolaşıyordu. Winnicott daha da geriye gidiyordu: Bebek kendisini ilk kez annesinin yüzünde görüyordu; görülmek, var olmanın ilk kanıtıydı. Sosyal medyanın yakaladığı damar da buydu, icat ettiği değil sömürdüğü bir damar. Akış, kolektif bir anne yüzüne dönüşmüştü; her paylaşım o yüze bakıp "beni gördün mü?" diye soruyordu.
Bir zamanlar, en azından inanan insan için, tek başına yaşanan an bile büsbütün tanıksız değildi. Her şeyi gören bir göz, her şeyi yazan bir defter vardı; dua da, günce de, itiraf da görünmeyen bir muhataba yönelirdi. O muhatap çekilince boşalan makama şimdi akış yerleşmişti: Kimin gerçekten baktığını bilmediğimiz bir deftere yazıyor, yine de görülmüş olmayı umuyorduk.
***
Anlatmaksa başka bir şeydi. Bir yaşantıyı birine anlatmak, onu bir başka zihinde pişirmek gibiydi; dinleyenin alıp kendi içinden geçirdiği ve çoğaltarak geri verdiği bir eylem. Kalabalığa atılan an ise bir zihne değil, bir sayaca bırakılıyordu. Paylaşılan yaşantı bu yüzden çoğu zaman çiğ kalıyordu - binlerce kişi görse de kimsenin dokunamadığı…
Rüyamda neden kimsenin telefonu olmadığını sanırım artık biliyorum. Rüya, kanıtsız yaşantının en eski biçimiydi: herkes görür, kimse gösteremez. Fotoğrafı çekilemez, ekran görüntüsü alınamaz; yalnızca anlatılabilir - ve anlatıldığında bile yalnız senindir. Yaşar Kemal oradaydı, dinliyordu. Kayıt yoktu ama tanık vardı. Belki de aradığımız hiçbir zaman kayıt olmadı. Düş gücü olmadan yaşayamayacağımızı söylemişti. Düşler arşivlenemez; görülür ve sislenir. Ama düş kurabiliyorsak, renkleri bozulup solan o anıların sisine borçluyduk bunu.
Bülent Usta Birgün

