"Yalnız sansürcülerin hayal gücünü aşmayan şeyler sansür edilebilir" Andrzej Wajda (Sinema ve Ben)

7 Eylül 2026 Pazartesi

Görüntü çoğaldıkça tek tek görüntülere bakışımız kısalıyor;

Bakamamak

Bellek üzerine yapılan çalışmalar, anıların sabit birer kayıt olmadığını ortaya koymuştu. Çağrılan anı kısa bir süre yumuşuyor, savunmasız kalıyor ve o günkü halimizle, o günkü ihtiyacımızla yeniden mühürlenebiliyordu. Hatırlamak, arşivden dosya çekmek değil; dosyayı her seferinde yeniden kaleme almak. Fotoğrafa baktığımızda da aynı şey oluyor: Kare, anının üzerine biniyor; bir süre sonra o günü değil, o günün fotoğrafını hatırlıyoruz. Deniz kenarındaki öğleden sonranın kokusu, sesi, öncesi ve sonrası siliniyor; geriye çerçevenin içi kalıyor. Oysa eskiden fotoğraflardaki görüntülerin bile kokusunu, derinliğini hissettiğimi hatırlıyorum. Şimdi her yer dolu: tuvalette, asansörde, markette müzik; herkesin elinde her ânı kaydetmeye hazır bir cihaz. Görüntü çoğaldıkça tek tek görüntülere bakışımız kısalıyor; hiçbirinin üzerinde, bir anıyı taşıyacak kadar durmuyoruz artık. Belki bakamamak da bu bollukta başlıyor: Gerçekten bakmayı göze alamadığımız şeyin etrafını, bakmadan geçtiğimiz binlerce görüntüyle dolduruyoruz.


Nehrin fotoğrafını çekmekten vazgeçtim. Çerçeveye ne girerse girsin, deklanşör indiği an başka bir nehir olacaktı; akan şeyin fotoğrafı çekilmiyor. Sonra asıl soru geldi: Bellek dediğim de akmıyor mu? Freud, "Geçicilik Üzerine" adlı kısacık metninde bir yaz günü iki arkadaşıyla çıktığı kır yürüyüşünü anlattı. Yanındaki genç şair, çiçek açmış vadinin güzelliğine bakıyor ama sevinç duyamıyordu; her güzellikte onun gelecekteki yokluğunu görüyordu. Kış gelecek, bunların hepsi solacaktı. 

  Otto Rank'in gösterdiği gibi, insan kendi kopyalarını ölüme karşı bir güvence gibi üretir. Aynadaki suret, yaptırdığı portre, çektirdiği fotoğraf, hepsi aynı avuntuyu taşır: Ben çoğaldıkça yok olmam. Ama kopya bir yerden sonra tersine döner; beni yaşatacak olan şey, bensiz de var olabildiğini gösterir. Albümlerdeki genç yüzüm de öyle: Bana en çok benzeyen ve artık hiçbir yerde bulunmayan biri. Ona uzun bakamıyorum; orada bir kanıt gibi değil, bir haberci gibi duruyor. 

Bülent Usta  Birgün