Hayatımız Fotoğraf
İbrahim Akyürek
12 Şubat 2026 Perşembe
Zonguldak / Sergi Odası
11 Şubat 2026 Çarşamba
İsa Çelik’e göre
Sabahattin Ali’nin Fotoğrafçılığı Üzerine Notlar
Sabahattin Ali’nin fotoğraf makinesinin nerede olduğunu bilmiyoruz. Kendisinden geriye ailesinin sakladığı bir üçayak ile çokça negatif kalmıştır. Bu negatifler yazarın eşi Aliye Ali tarafından fotoğraf sanatçısı İsa Çelik’e verilmiş, o da 6x6 cm ve 6x9 cm boyutlarındaki bu negatifleri yıkayıp temizlemiştir. İsa Çelik’e göre bu iki farklı ebattaki negatifler üzerinden Sabahattin Ali’nin bir değil iki ayrı fotoğraf makinesi olduğu sonucu çıkacaktır. Bu durum Sabahattin Ali’nin fotoğrafla ne denli içli dışlı olduğunun kanıtıdır. Bugün ailesinde olmayan fotoğraf makineleri Sabahattin Ali’nin öldürülüp, cesedinin Kırklareli’nin Sazara Deresi’ne atıldığında ya poliste kalmış ya da hırsızların eline geçmiş olmalıdır.
Sabahattin Ali’nin eşi Aliye Ali’nin fotoğraf sanatçısı Çelik’e verdiği yüzlerce 6x6 cm ve 6x9 cm siyah beyaz filmin kimisi yer yer sararmış, bozulmaya yüz tutmuş, birçoğu birbirine yapışmış durumdadır. Çelik bunları yıkar, temizler, poşetler ve klâse edilmiş halde Aliye hanıma teslim eder. Fotoğrafların temizlik, bakım ve yıkama işleri sürerken Sabahattin Ali’nin bu fotoğraflardan bazıları ile fotoğraf yarışmalarına katıldığı ve ödüller kazandığı ortaya çıkar. 1979 yılında bunlardan birkaç tanesi Sanat Emeği dergisinde kızı Filiz Ali’nin izniyle yayımlanır. Fakat ne yazık ki bugün bunlardan hangilerinin ve ne kadarının, ne zaman hangi ödülleri aldığını tam tamına belirlenebilmiş değildir. Sözünü ettiğimiz olayı aktaran İsa Çelik’in birkaç tespiti önemlidir: “Bu etkinlikler kapsamında yapılan yarışmalarda derecelere giren fotoğraflarına bakıyorum Sabahattin Ali’nin. Bugün bile pek çok kimseye parmak ısırtacak denli işi ciddiye alan bir fotoğraf amatörü, bir fotoğraf tutkunuymuş. İşte kamyon, Moda’da arkada yelkenliler, önde eşi Aliye Hanım, plajda şapkalı Filiz, köye dönen sürü, kavaklı yol, Fırat kıyısında kelek çeken köylüler, elinde bakraç, düşünen köylü kadın, eski köprü, hamur açan köylü kadın ve başkaları…”
Deniz Demirdağ Dünya Bizim
10 Şubat 2026 Salı
Uyanık ama uyuşuk, öfkeli ama pasif, acı dolu ama suskunlaştırılmış.
Hatırlamak politiktir, hatırlatmak en onurlu direniştir
Türkiye’nin tarihiyle ilişkisi, kronik bir amnezi hastalığını andırıyor. Her felaket sonrası aynı döngü: Acı, öfke, hesap sorma vaatleri, sonra yavaş yavaş sinen bir sessizlik. 17 Ağustos 1999 depremi, Soma maden faciası, Roboski katliamı, Suruç bombalaması, 10 Ekim katliamı, Kartalkaya yangını… Her biri kolektif belleğimizde birer kara leke olarak dursa da, toplumsal düzeyde ne kadar hatırlanıyor? Ya da şunu sormamız gerekli; hatırlamak için ne yapıyoruz, hatırlamamıza ne kadar izin veriliyor?
Ülkede gündem olması gereken her travma, her balçıkla dolu haber yeni bir karmaşa, yeni bir zam, yeni bir tutuklama, yeni bir düzenleme ile hasıraltı ediliyor. Yetişemiyoruz hiçbirine… Böylece hesaplaşılmayanlar, toplumsal bilinçaltında birer travma olarak kalıyor ve kendini tekrar eden ve yine hesaplaşılmayacak başka trajedilere zemin hazırlıyor. 6 Şubat’ta yıkılan binalar aslında 1999’da yıkılan binaların hayaletleriydi. İnşaat sektöründe yolsuzluklar, imar affları, denetimsizlik hepsi unutulmuş facialardan beslenen bir sistemin parçalarıydı. Kartalkaya’daki yangın, sistemin kurtlu kirişlerinin üstümüze çöküşüydü.
Beklediğimiz sorumluluk alma, özür dileme, istifa etme gibi onurlu hareketler yerine her defasında medya üzerindeki baskı, dosyaların kapatılması, sorumlulukların alt pozisyonlardaki kişilere atılması, kurbanların sesinin bastırılması, “kader”, “imtihan”, “milletin sağduyusu” gibi söylemler, sorumluluğu bulanıklaştırırken öfkeyi pasifize etmeye çalışıyor. Kolektif hafızamız tüm bu travmaları hatırlayıp buna göre hareket etmeliyken politik hafıza, acıyı domestike ederek tehlikesizleştirmeyi başarıyor. Biz de buna izin veriyoruz, bilinçsizce, yorgun argın, hatta biraz pısırıkça. Uyanık ama uyuşuk, öfkeli ama pasif, acı dolu ama suskunlaştırılmış.
İşte bu nedenle, enkaz altındaki hayatlar, yavaş yavaş istatistiklere, rakamlara, anonim acılara dönüşen kadın cinayetlerinin her biri sadece yıl dönümlerinde değil; her gün hatırlanması, birbirimize hatırlatmamız, fısıldamamız gereken olaylar. Hatırlamak ve hatırlatmak bize yaşatılan her şeye karşı en güçlü direniş biçimi. Çünkü senede bri gün topluca yas tutulurken, neden öldükleri (yolsuzluklar, sorumsuzluklar, sistem) unutuluyor. Bizi yönlendirdikleri seçici yas, acıyı bireyselleştiriyor, kolektif öfkeyi parçalayarak her birimizi sindiriyor. Ancak hatırlamak ve tanıklık etme ile çıkabiliriz bu döngüden. Hatırlamak, bu sistemle hesaplaşmak demektir. Politik değil midir? Elbette politik, bugün nefes alma bile politik! Hatırlamak ise iktidarın “normal”leştirme çabalarına karşı bir direniş artık. Hatırlayan toplum, aynı yanlışlara sessiz kalmayan toplumdur. Hatırlamak, geleceği şekillendirme mücadelesidir. Yoksa sonsuza dek aynı acıları yaşamaya devam edeceğiz…
Heja Bozyel T24
F: İbrahim A.
9 Şubat 2026 Pazartesi
yayın politikamıza uygun olmadığı için maalesef ...
2025: Fotoğraf ve Sansür
2025’in sansürü de önceki yılları aratmadı. Gazetecilere, serbest fotoğrafçılara geçmiş yıllarda ne yapıldıysa aynısı yapıldı. Yıl boyunca susanlar yine sustu susmayan gazeteci örgütlerine sanat ve edebiyat çevresinden sadece PEN Türkiye, Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) eklendi.
Geçen yıl, gözümüz kulağımız belgeselcilerden Hakan Tosun’u aramızdan aldılar. Çok eskilerde Sabahattin Ali’ye kıyan şahıs “milli duygularla” hareket ettiğini açıklamıştı. Katilin bahanesi Metin Göktepe’nin, Hrant Dink’in görünen katilleri için de geçerliydi. Şimdilerde Hakan Tosun’ları silip süpürmek için daha karmaşık yollar deneniyor olmasın!
Bu arada İmamoğlu'nun tutuklanması ile başlayan tepkilerin çoğu yargının araç olarak kullanılması üzerine yoğunlaştı. Sayıları 400'ü bulan sanatçı ve aydın tepkisine onlarca sendika, dernek ve oda eklendi. Arkeologlar Derneği fotoğraf derneklerine örnek olacak bir açıklama yaptı. Temel amacımız kültürel mirasımızı korumak ama dediler, yargının bağımsızlığını, özgürlükleri savunmanın da kendilerini ilgilendirdiğini vurguladılar. Artan yoksulluğu bir dert olarak açıklamalarına eklediler.
Fotoğraf sanatını sevdirme, yayma, eğitim gibi amaçlarının arkasına saklanan, fazlası bizi ilgilendirmez çizgisinde direnen derneklere ve federasyonlarına bir ders de çevre örgütlerinden geldi (Greenpeace Türkiye, Sandras’ı Koruma Platformu, Yaban Hayatı ve Doğa Koruma Vakfı, dernek olarak Ekosfer, İklim için 350, Yeşil Düşünce, Doğa). Bu örgütler İfade özgürlüğünün, yaşam ve barışçıl protesto hakkının yanında olduklarını utanıp sıkılmadan açıkladılar. Bu tepkilere, izleyen aylarda (Kasım) 44 sanat kurumunun 11. Yargı Paketi'ne yönelik açıklaması eklendi.
Farklı haberlerle de karşılaştık yıl boyunca; Fransız Haber Ajansı (AFP) muhabiri Bülent Kılıç bir davası nedeniyle gazeteci olduğunu kanıtlamak için yardım çağrısı yapmak zorunda kaldı. Belçika’da burslu olarak fotoğraf eğitimi alan, bir yandan çalışan 22 yaşındaki Esila Ayık Saraçhane buluşmalarında fotoğraf çektiği, çektirdiği için Silivri hapishanesi ile tanıştı. Marmaris'de Simpaş’ın kaçak faaliyetlerini görüntülemeye çıkan Birgün muhabirleri engellendi ve botla devriye gezen patronun silahlı adamları tarafından kayıt altına alındı. Bilgi verilen sahil güvenlik 20 dakikada ancak gazetecilerden sonra kaçaklara ulaşabildi. Antalya Kültür Yolu Festivali programında yer alan "Şapkalarla Atatürk" sergisi bir avukatın ve aynı kafadaki taraftarlarının tepkisi dikkate alınarak iptal edildi. İmamoğlu’nun ulaşım araçlarındaki ses ve görüntülerine yasak geldi. İstanbul Planlama Ajansı (İPA) Başkanı Buğra Gökce'nin nikâhı hapishanede yapılmış, idare fotoğraflarını çekmişti. Ailesinin fotoğrafları edinme talebine uzun süre yanıt verilmedi.
Ya arşivler!
Bu arada sansürün yeni hallerini de öğrendik. Radikal gazetesinin arşivinin internetten silindiği daha önce yazılmıştı. Benzeri, el konulan Tele1'in başına geldi. Bir ilginç silme haberi de ABD'den geldi. Hiroşima'ya bomba atan uçağın adı Enola Gay olarak biliniyordu. (Kral) Trump'ın hassasiyetlerine takılan gay'lik nedeniyle internet aramalarında uçak fotoğraflarının da ortadan yok olmaya başlandığı yazıldı.
Deprem riski, taşınma bahanesi ile Türk Film Arşivi ve Sinema Müzesi (Prof. Sami Şekeroğlu Sinema-TV Merkezi) belirsizliğe sürüklendi. Okulun öğrencileri barınma ve eğitim haklarıyla birlikte müzeyi de sahiplenen açıklamalar yaptılar.
Arşiv demişken patronlar geçen yıl arşiv işine el attı. Bizim fotoğrafçılar, tarihçiler bu işe çok hem de çok sevindi. SALT (Garanti Bankası), Bülent Eczacıbaşı Vakfı Fotoğraf Araştırma Merkezi (BEVFAM), özel üniversiteler ilgili kurumların ilgi duymadıkları bir alanı sahiplendiler. Sansür artık birinci elden yapılacak. Saygınlık katan bir mal gibi görülen arşivler üzerinde nelerin döndüğünden, arşivlerin geleceğinden (sonradan patronlara küsenler dillendirmedikçe) haberimiz bile olmayacak. Bu arada hayırlı bir iş gibi görünen 32. Gün Arşivi sayesinde geçmişi anımsıyoruz. Mehmet Ali Birand Gazetecilik ve Demokrasi Derneği geçen yıl Şubat ayında resmen faaliyete başlamış. 80’lerde, 90'larda memlekette neler olduğu ekranda şimdilerde dönüp duruyor.
Geçen yılın en tehlikeli sansür örneği adaletin kıyısından döndü. “Eylemde polis müdahalesi kaydedilebilir” hükmü şimdilik devam edecek.
Bu haberi aktaran Cumhuriyet gazetesine göre Danıştay, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün eylemlerde polis müdahalesi sırasında ses ve görüntü kaydı alınmasını yasaklayan genelgesini ikinci kez iptal etmiş. CHP’den Süleyman Bülbül neyin kıyısından döndüğümüzü belirten şu sözleri etmiş: “Kolluk muamelelerinin şeffaflıkla denetlenmesi ve hak ihlallerinin delillendirilmesi.”
Anlıyoruz ki, yürütmenin kanuna, meclise bile gerek görmeden bir genelge ile denetimden kaçması Danıştay'ın itirazına yol açmış.
Bu genelgenin benzerini bir yerlerden biliyorum dedim, gazete kesikleriyle dolu sansür dosyalarımı karıştırdım. Fransa’da 2020’de 24. Madde olarak bilinen kanun tasarısının meclisten geçmemesi için direnildiğini anımsadım. Sarı yeleklilerin eylemleri olarak bilinen, özellikle Anadolu Ajansı yoluyla bize ulaşan görüntülere, emeklilik reformuna ve 24. Maddeye olan itiraz da eklenmişti.
İbrahim Akyürek Ocak 2026 67sergi@gmail.com
İbrahim Bey merhaba,
Öncelikle "2025: Fotoğraf ve Sansür" isimli yazınız için teşekkür ederiz. Bu yazınıza yayın politikamıza uygun olmadığı için maalesef blogda yer veremeyeceğiz.
Yeni yazılarınızı bekler, iyi günler dileriz.
Selam ve saygılar,
Tülin Safi
İFSAK Blog Ekibi
--
Syg.
İFSAK Blog Ekibi
7 Şubat 2026 Cumartesi
Boğaziçi Üniversitesi
Okula girişler kısıtlandı, öğrenciler tepkili: Boğaziçi’nde kulüp odaları TOMA eşliğinde boşaltılıyor!
Prof. Dr. Eder: Kütüphanesiz, öğrencisiz, akademisyensiz bir üniversite yaratma gibi bir projeyle karşı karşıyayız
Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Mine Eder, dün kulüp odalarının boşaltılması talebine karşı düzenlenen protestoya katıldı. Eder, okunan basın açıklamasında, “Bu siyasi işgalin bir boyutu da mekanları işgal etmek üzerinden ilerliyor. Kütüphanesiz, öğrencisiz, akademisyensiz bir üniversite yaratma gibi bir projeyle karşı karşıyayız” dedi.
Rektör İnci’den öğrenciler ile toplantı; “Sevr Anlaşması gibi bir dayatmadan başka bir şey değil”
Kulüp odaları hakkındaki tahliye kararının ardından Rektör İnci, öğrenciler ile toplantı yaptı. Öğrencilerin aktardığına göre müzakerede; kulüp odalarının kullanımına süre sınırı koyulması ve odaların kapılarının kilitlerinin çoğaltılıp güvenlik görevlilerine verilmesi gibi önerilerde bulunuldu. Rektörlüğün önerisine göre, mevcut tanınan sürenin sonunda kulüp odalarının Hisar Kampüsü’ne taşınması istendi.
6 Şubat 2026 Cuma
ve ‘‘olası kast’’
Deprem ve ‘‘olası kast’’
Oysa ki, devletin vatandaşların yaşam hakkını korumayla ilgili pozitif bir yükümlülüğü olduğu Anayasa’nın ilgili maddesiyle düzenlenmiştir.
Bu konuda hep şu örneği veririm: Örneğin otomobilinizle yola çıkmadan önce emniyet kemerini bağlamak, hatta aracınızdaki herkesin (arka koltukta bile) bağlamasını sağlamak, kanunla zorunlu hale getirilmiş ve bu hususun ihlâli cezaya tabidir. Bu, "devletin, vatandaşının yaşamını korumak ve gözetmesiyle" ilgili en tipik yaptırımıdır.
Ne devlet "Bana ne ya? Takmayan olası bir kazada ölümü göze alır" deme hakkına sahiptir, ne de vatandaş "Devlet ne karışır ya? İstersem takarım istemezsem takmam." deme lüksüne.
İşte tam da bu yüzden, yukarıda sözünü ettiğim "...neticenin gerçekleşmesini göze alarak ‘olursa olsun’ şeklinde düşünerek bir fiilin gerçekleşmesi..." durumuna yani "olası kasta" dikkat çekmek gerekir.
6 Şubat depremleri de 1999’da yaşadığımız büyük Marmara Depremi de, Soma katliamı da, Sakarya havai fişek fabrikası patlaması da, Rize - Kastamonu gibi yerlerde yaşadığımız büyük sel felaketleri de, Kartalkaya yangını da, devasa orman yangınları da, Suruç ve Ankara Garı katliamları da, Çorlu toplu tren katliamı da, hepsi "devletin önleme sorumluluğunu yerine getirmediği ve bu yüzden göz göre göre insanların yaşamının hiçe sayıldığı" cinayetlerdir.
Zafer Arapkirli Birgün
5 Şubat 2026 Perşembe
Hasan Kaçan
Yıl 20182018'deki cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi çıkarılan imar barışı reklamı sosyal medyada yeniden gündem oldu.
4 Şubat 2026 Çarşamba
Turizmciler…
Turizmciler… Ekmekleriyle Oynanıyor, Ses Yok!
Bir esnafın, bir işçinin ekmek parası kazandığı yere kötülük yapılsa anında tepki beklersiniz. Turizm şirketlerinin (büyük, çok büyük boy olanlarını saymıyorum) tanıtımlarına bakıyorum, tura/sefere çıkacakları ülkeler kan revan içinde ses yok. Seferden döndükleri, kaynaştıkları, ekmek parası kazandıkları topraklar, insanlar perişan. Yine ses yok.
Müşteri avına çıktıkları tanıtımlarının, duyurularının bir yerinde barış özlemlerini neden belirtmezler. Önceden gezdikleri ülkelerin insanları acılı günler yaşamışlarsa bir satırlık üzüntülerini, anılarını paylaşsalar…O da yok!
Ancak şunlar var:: İsrail İran'ı tepeliyor başlık: "Turizmde savaş gölgesi", otel yanmış, sektör temsilcisi kaygılı: "Yangın haberi hedef pazarlara kadar yayıldı, dünyada bize güven kaybı var". Bir gazete hadi araştıralım demiş (haftalık Oksijen): "16 kayak merkezinden sadece 3'ünde itfaiye var."
Kimi liberal, kimi çağdaş, kimi devrimci, kimi sadece tüccar her kimsen turizmci arkadaş Küba seferini şimdiden açıkladın... Takvimini 1 Mayıs’a da ayarladın. İran için hazırlıkların da tamam. Bugünlerde her iki ekmek yolun da sıkıntılı. Ya “Coğrafya kaderim/kısmetim”, elimden ne gelir de bilelim; ya da ekmeğimle oynamayın de. Barış/kardeşlik, en azından ekmek paran adına çok değil iki satır ses çıkar. Tur aracına bir füzenin isabet etme yüzdesi şimdilik çok düşük de olsa yine ses ver.
Bu arada memleketin dağını taşını, havasını suyunu, tarihini gezdirerek ekmeğini kazanıyorsun. Milli ve dini günlerde kes-yapıştır görsellerle sevgini, fikrini de gösteriyorsun. Ama ekmeğine, memleketine kötülük ederek devleşen şirketlere tanıtımlarında iki çift sözün yok.Yarısı çocuk Kartalkaya'da otelde insan kıyımı yaşandı. Turizm piyasasında, sektöründe üzüntü, kaygı paylaşımı, denetim istemi, acılı ailelerle dayanışma sesi çıktı mı?
Çok gezen Sabit Kalfagil hocamızın biz fotoğrafçılara ayak üstü tavsiyesi vardı bir zamanlar, yalvarırcasına: “Ne olur tarihi yapıların dibindeki telleri, direkleri, çöp kutularını da çerçevenize alın.”
Hocamız gezip tozarken çevrenize eleştiren, sorgulayan gözle bakın demek istiyor. Güzel ile çirkini, barış ile savaşı birlikte görün demek istiyor.
Bir zamanlar liselerdeki tartışmalardan biri, "Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?" başlığı altında yapılırdı. Çok okuyandan umudumu kesmedim ama; bizim fotoğrafçılara, çok gezenlere bakınca durum berbat.
Bu yazının taslağı üzerinde son kez düşünürken Postseyyah Kooperatifinin ‘İran’da Savaş’a Hayır!’ ortak sesine denk geldim. Çağrı seyyahlara, seyahat yazarlarına ve fotoğrafçılara yapılmış.
İbrahim Akyürek, Şubat 2026
Gezi
Postseyyah, dünyayı, doğayı, kültürleri görsel ve düşünsel bir çerçeve çizerek ele alan fotoğrafçı ve yazarların bir araya gelip çalışmalarını sundukları bir kooperatiftir.
2 Şubat 2026 Pazartesi
seyredilen
Reklamlar
SEYREDİLEN KADINLAR
Erkek egemen toplumlarda ve bu toplumların sanatında erkek seyreden, kadın ise seyredilendir. Bu durum özellikle Avrupa resminde ortaya çıkar. Avrupa resminde kadın seyredilen, edilgen bir varlıktır. Pek çok ünlü tabloda kadın model doğrudan izleyicisi olan erkeklere bakarak poz verir. Berger’e göre Hint, İran, Afrika ve Amerika yerlilerinin resimlerindeki kadınlar edilgen değillerdir, yanlarındaki erkeğe bakarlar.* Bence eski Mısır ve geleneksel Türk resminde de kadın edilgen değildir, resimdekiler birbirlerine bakarlar. Avrupa sanatında ise kadın edilgendir. Tablonun alıcısına, onu seyreden erkek müşteriye bakar. Pek çok ünlü tabloda kadınlar poz verirler, kendilerini sergilerler. Hint ve benzeri kültürlerin resimlerinde de poz verme vardır ancak kadın ve erkek birlikte poz verirler, kadının pozdaki payı yüzde 50’dir. Ama Batı tarzı bir nüde, kadın tek başına izleyicisine poz vermektedir. Söz konusu bu mantık çağdaş reklamlarda kısmen de olsa ortaya çıkmaktadır. Reklamdaki kadınlar ve erkekler birbirlerine değil izleyicilere bakarlar.
Erkek egemen düzende erkeğin seyreden, kadının ise seyredilen bir varlık olarak algılanması resim dışında kadınlar üzerinde bir baskı oluşturur. Kadın her zaman vücuduna, kilosuna, kıyafetine, saçlarına, davranışlarına dikkat etmek zorundadır. Kadın sürekli olarak kendini başkalarına beğendirmek zorundadır.
REKLAMDA MANİPÜLASYON
Birçok reklam, ürünü tanıtmakla yetinmeyip manipülatif bir dil kullanır, yani tüketiciyi alttan alta o malı almaya yönlendirir. Reklam öyle olmalıdır ki tüketici o reklama bakarken kendi yaşamında bir eksiklik hissetmelidir. Pek çok reklam manipülatif davranarak tüketiciyi huzursuz etmek ve şöyle hissetmesini sağlamak ister: Eğer bu ve benzeri ürünler sende yoksa sen fakirsin, hatta bir hiçsin.* En kısa zamanda buna sahip olmalısın. O arabanın, o evin içinde sınıf atlamış olursun. (Burada mış gibi bir sınıf atlama söz konusudur.)
Üstün Dökmen Cumhuriyet
PATRON kendini işçi gibi, işçi dostu gibi hissederse!
İşçi burjuva olamaz
Burjuva: “Kentlerde yaşayan, üretim araçlarını ellerinde bulunduran ve kendi başına üretim ve kazanç yollarında çalışarak kendine oldukça geniş bir geçim sağlayan kimse.” Bu tanım eksik.
Bu tanıma uygun kişiye halkın dilinde “patron” denir. Ama Marksizmin tanımına göre “Kârın kaynağı olan işçinin çalıştığı süre boyunca ürettiği değerin kendisine ödenmeyen kısmı, yani artı değer sömürüsüdür”.
Bu tanımı iyice açıp okuyacak olursak: Üretim aracı patrona ait olan işyerinde çalışan bir işçi yarattığı değerin karşılığı olan parayı kapitalist düzenin zorunlu gereği olarak patronla eşit olarak paylaşamaz. Patron bu kârın büyük bir bölümüne el koyarak az bölümünü ücret olarak işçiye öder ki buna sosyalist ilkelere göre sömürü adı verilir.
İşçi veya emekçinin TDK’ye göre tanımı: Başkasının yararına bedenini, kafa gücünü veya el becerisini kullanarak ücretle çalışan kimse. Çalışan bir işçi.”
Durum anlaşılmıştır: Burjuva patrondur; patron burjuvadır. O halde işçi burjuva olamadığı gibi, burjuva da işçi olamaz. Ona patron denir. Anlaştık mı? Anlaştık! Jean-Paul Sartre’ın tanımına göre “İşçi burjuva olamaz!” demek “Bir işçi kendini burjuva gibi hissedemez!” anlamına geliyor. Buna göre bir işçi kendini burjuva gibi hissediyorsa bu adama bizim mahallede “kafadan kontak” denir.
Özdemir İnce Cumhuriyet
1 Şubat 2026 Pazar
İzmir
Bit pazarından çıkan bellek: TARİŞ Direnişi’nin hiç bilinmeyen fotoğrafları bulundu Kavel Alpaslan (Evrensel)
Bornova’da yaşayan Tiyatrocu ve Oyun Yazarı Kazım Başer, antika tutkusuyla uzun yıllardır şehirdeki bit pazarlarını dolaşıyor. Günlerden bir gün, farklı eşyaların bulunduğu bir tezgahta büyükçe bir kutunun içinde yer alan negatif fotoğraf filmlerini kurcalamaya başlar. Filmlerin tasnif edildiği zarfların üzerindeki ‘demokrasi mitingi’, ‘TARİŞ Direnişi’, ‘1 Mayıs’ gibi ifadeleri görür görmez, içinde ne olduğuna hiç bakmadan satın alır.Daha önce de pazardan ‘Kanlı 1 Mayıs’ çıkmıştı
Militan bir işçi mücadelesi tarihini aydınlatan karelerin bit pazarından çıkıyor oluşu başlı başına dikkat çekici. Fakat işin ilginç tarafı geçtiğimiz yıl da Başer, yine bir bit pazarında kanlı 1 Mayıs 1977’nin daha önce hiç yayınlanmamış fotoğraflarına ulaşmıştı. Bu rastlantı hakkında düşüncelerini sorduğumuzda Başer şöyle yanıtladı:
İki kere üst üste böyle olması, bunu yine haber yapıyor olmamız sanki bir tesadüften çıkıyor ve daha ‘güdümlü’ bir şeymiş gibi görünüyor olabilir [gülüyor]. Ama ben yaklaşık 2009 yılından beri her hafta nerede varsa bit pazarına gidiyorum, dolaşıyorum. Her yerden antika, kitap, bir sürü malzeme topluyorum. Bu kadar süre içinde benim de şaşırdığım şey, iki yıl üst üste benzer konularda negatifleri bulmuş olmam. Ama buradan yola çıkınca da insan şunu düşünüyor: Kim bilir neler geliyor ve kaçıyor ki ben bir yıl içinde iki tane böyle tarihsel değeri olan negatifleri buldum. O yüzden ben de şaşırmıştım ama sadece yakın tarihte iki kere denk gelmesine şaşırdım. Yoksa bu işi yaptığım süreye vurduğumuzda normal.
31 Ocak 2026 Cumartesi
Belgesel
Öğrenci İşi Bu - Bir Boğaziçi Direnişi Belgeseli
6 bölümlük bir seriden oluşan bu belgesel, yıldönümünden iki ay önce sosyal medya hesapları üzerinden duyurularak büyük ilgi topladı ve 4 Ocak 2026 tarihinde kolektif gösterimi yapılarak seyirciyle buluştu. Takibinde 12 Ocak tarihinde ise serinin ilk bölümü olan “Kayyumlar ve Yorgunlar”ın YouTube üzerinden yayınlanması büyük ses getirdi. İktidarın yıldırıcı sansür politikalarının mağduru bir Boğaziçi Direnişi belgeseli olan bu yapım yayınlanmasının üzerinden 24 saat geçmeden erişime engellendi ve paylaşılan YouTube hesabı ise hizmet şartlarını ihlal ettiği gerekçesi ile kapatıldı.
Belki mezun olmaya yaklaştığım için belki de öğrenci kitlesinde eski birleşmeyi göremediğim için sık sık eski fotoğraflara ve anılara sığınarak geçirdiğim son günlerde bu belgeseli izlemek içimde yine buruk bir anıyı filizlendirdi. 2020 yılında büyük hayallerle ve umutlarla kapısından girdiğim okulumun bir gecede alınan kararlar yüzünden yüzlerce arkadaşımın canını yakan, bıktıran, eğitimden uzaklaştıran, içi boşaltılan, kültürsüzleştirilmeye çalışan bir alana dönüşmesi üzdüğü kadar öfkelendiriyor da.
BÜFOK Bülten
30 Ocak 2026 Cuma
İfade Özgürlüğü
Sosyal medyaya, RTÜK benzeri denetleme kurulu getirilmesi gündemde!
AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısından, dijital alandaki sansürü yeni bir boyuta taşıyacak "Dijital Platformları Denetleme Kurulu" önerisi çıktı.
Aile Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın sunumuyla gündeme gelen düzenleme, radyo ve televizyonlardaki sansür aygıtı RTÜK’ün bir benzerini internetin tamamına yaymayı hedefliyor.
Toplantıda "gayriahlaki içerik" ve "sosyal doku" gibi kavramlar üzerinden savunulan bu yeni üst kurul, iktidarın sosyal medya ve internet mecrasına tümden denetim getirme isteğiyle yakından ilişkili.
Dev şirketleri inceleme raporundan çıkan sonuçlar
İktidar bu yeni baskı kurulunu inşa ederken, küresel sermayenin temsilcisi olan sosyal medya devlerinin de bu sürece zaten şu andan itibaren katkı sunduğu biliniyor. İfade Özgürlüğü Derneği’nin (İFÖD) yayımladığı “Dijital İtaat Rejimi” raporu, Facebook, X, YouTube ve TikTok gibi platformların kullanıcı haklarını değil, Türkiye’deki ticari çıkarlarını koruduğunu vurgulamış, bu bağlamda iktidarın "sansür aparatına" dönüştüğünü ortaya koymuştu:
29 Ocak 2026 Perşembe
28 Ocak 2026 Çarşamba
Emekli
EYT’liler Dahil Edildi, Yaş Sınırı Yok: Emeklilere Ücretsiz Olan Yerler ve İndirim Avantajları
Yeni düzenlemeyle Efes Antik Kenti'nden Göbeklitepe'ye, Topkapı Sarayı'ndan Sümela Manastırı'na kadar tüm müze ve ören yerleri emeklilere ücretsiz. Devlet Tiyatroları'ndaki tüm oyunlar emekliler ücret ödemeden izleyebilecek. Tabiat parklar ve milli park giriş ücretleri de emekliye ücretsiz oldu.
Pek çok tesis konaklama ve yemek indirimi var.
25 Ocak 2026 Pazar
24 Ocak 2026 Cumartesi
23 Ocak 2026 Cuma
Devrek
Zonguldak’ın Devrek ilçesine bağlı Yağmurca Köyü sakinleri, bölgelerine yapılması planlanan Hidroelektrik Santral (HES) projelerine karşı kamuoyu bilgilendirme toplantısı düzenlemeye hazırlanıyor.“Doğamız kaybolmasın, suyumuz yok olmasın” sloganıyla hareket eden köylüler, 25 Ocak 2026 Pazar günü saat 14.00’te köy meydanında bir araya gelecek.
Yağmurca Köyü adına süreci yürüten Caner Gökçe, Devrek Kaymakamlığı’na yapılan başvurunun onaylandığını açıkladı. Gökçe, tüm yasal izinlerin alındığını belirterek, “Demokratik haklarımızı kullanmak üzere tüm hemşehrilerimizi birlik ve dayanışma içinde köy meydanına davet ediyoruz” dedi.
Köylüler, HES projelerinin doğaya, tarım alanlarına ve yaşam alanlarına zarar vereceğini savunarak, kültürel bağların ve komşuluk ilişkilerinin zedelenmemesi için seslerini yükselteceklerini ifade etti.





























