"Yalnız sansürcülerin hayal gücünü aşmayan şeyler sansür edilebilir" Andrzej Wajda (Sinema ve Ben)

15 Ağustos 2026 Cumartesi

bir yandan “barış” filan derken bir yandan da mesela madencilerle savaşıyor.

 

   Çünkü, madenci ‘zenci!’  
Sene 2026. Zonguldak’ta, Ereğli’de, Soma’da, Elazığ’da Fransız işgali yok. Ankara’da da. Ama o madencilerin torunları karşılarında “üniforma” buluyorlar. Neden? Hakları verilmediği, bir nevi “angarya”ya ve zincirlerine mahkum oldukları için!

Devlet (iktidar tabii) bir yandan “barış” filan derken bir yandan da mesela madencilerle savaşıyor.

Ankara’ya bir o madenden akıyor madenciler, bir şu madenden. Maden uğruna verimli toprakların, ormanların yağmalanması yetmiyor; çoğu iktidar kankası veya payandası, en azından rehinesi olan patronlar bir de işçilerin hayatını yağmalıyor.

Soma katliamında daha cesetler tam çıkarılmadan atılmış o “iktidar tekmesi” (ki bir de tokat var!) sadece Başbakan danışmanı Yusuf efendinin ayağından ibaret değildi. İki “özel” emniyetçi de eşlik ediyordu. Bakın bunu da hiç unutmayın.

 “Kurtuluş” denmesi okullarda yasaklanan İstiklal Savaşı’nın bir “madenci cephesi” var oysa. Fransızlara direniş Urfa’ya “Şanlı” Antep’e “Gazi” Maraş’a “Kahraman” unvanlarını getirmişti… Ama Zonguldak ve Ereğli’nin “yiğit madencileri”ne ve tüm madencilere Cumhuriyet tarihi boyunca ya ölüm ya direniş ya da böyle acımasız sömürü getirdi.

Fransız birlikleri Zonguldak ve Ereğli’yi de işgal etmişti. Yeraltı ve yer üstü direnişini örgütleyenler, ön safta mücadele eden ve çok sayıda kayıp yani “şehit” verenler madencilerdi. Fransız askerlerin püskürtülmesi ve kömürün “Milli Mücadele”ye akması onların sayesinde oldu. Erkekler cephelere dağıldığında madenlere inen kadınları da unutmadan!

 

Yani adına ne derseniz deyin, “Kurtuluş”un yasaklandığı kitaplarda olsun olmasın, bu harçta madencinin alın teri de kanı da var. Savaşta da kanı var ama zaten barışta da!

 Bakın bir Sovyet tarihçisi bile onlara nasıl selam durmuş: “Zonguldak’ta Yüzbaşı Cevat Rıfat Bey, Emin Bey, Murat Bey, Binbaşı Ethem Bey ve Sabri Bey komutasındaki birlikler, bütün gerilla birlikleri arasında en çok sayıda savaşçıdan oluşanlardı. Bu bölgede, çoğunluğunu Zonguldak ve Ereğli maden işçilerinin oluşturduğu 5000 savaşçı bulunmaktaydı.” (Şamsutdinov, Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı Tarihi 1918-1923, Çev: Ataol Behramoğlu, Doğan Kitap)

 

Umur Talu   T24

14 Ağustos 2026 Cuma

Sansür / Özgür Sinema


Özgür Sinema Yürüyüşü 

  Kasım 1977 







F:  DİSK  T. Maden-İş Sendikası Foto-Film




sendika

 
2026'da 52 polis intihar etmişti: İçişleri Bakanı'ndan soruşturma açıklaması
Emniyet İntiharları Dijital Anıtı’nın verilerine göre 2026’nın ilk yedi ayında 52 polis yaşamına son verdi. Bu sayı, söz konusu dönemde ortalama dört günde bir polis intiharı yaşandığına işaret ediyor.

Verilere göre 2024 ve 2025 yıllarında ise toplam 166 polis yaşamına son verdi.

Vakaların nedenleri tek bir başlıkla açıklanamazken ekonomik sorunlar, uzun ve düzensiz çalışma saatleri, mobbing, yoğun stres ve mesleki memnuniyetsizlik öne çıkan sorunlar arasında gösteriliyor.

                 

 

 

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Baden - Avusturya


 


The La Gacilly-Baden Photo 2026 festival


 


 

Şişli

 

ARA GÜLER ARŞİVİ’NDE CANNES!
Ara Güler’in Cannes'a ilk kez gittiği 1957 senesinden 1967 senesine kadar Cannes Film Festivali’nde çektiği, büyük bir bölümü ilk kez sergilenen fotoğrafları bir araya getiren ve 11 Ekim 2026 tarihine kadar ziyaret edilebilecek CANNES! başlıklı sergi Sahne, Festival ve Kutlama başlıklı üç bölümden oluşuyor. Ara Güler Müzesi ekibiyle gerçekleştirdiğim ve yazının çıkış noktasını oluşturan sohbette, foto muhabir ve sinema aşığı Ara Güler’e ve serginin iki senelik hazırlık sürecine dair pek çok ayrıntı öğrendim. Bu nedenle bu yazıda, bu kadar büyük bir arşivden meydana gelen bir fotoğraf sergisinin nasıl oluştuğuna da biraz değinmek niyetindeyim. 
Başak Eylül Çimen   


11 Ağustos 2026 Salı

İzmir


 

2024


 

Kadıköy


Para Bu Art

  Söğütlüçeşme’de sermayenin taktik ve yöntemleri melodram filmlerindeki kötü adam kahkahası kadar klişe. Çöküntüleştirme, hukuki usulsüzlükler, ekolojik tahribat, talan ve soylulaştırma...

Terminal Kadıköy projesinin ayrıntıları açıklanmadan önce, kamuoyunda rıza oluşturmak amacıyla “İstasyon tinercilerin mekânı haline geldi” içerikli bir dizi sipariş haber servis edildi. Ardından, bize ait olanı elimizden almak isteyen şirketler kendilerini kurtarıcı olarak sunmaya başladı. Deprem toplanma alanlarımız AVM’ye çevrilirken “Korkmayın, Kadıköy keyifli bir yaşam alanı kazanacak” açıklamaları yapıldı. Şu an istasyonda tren beklerken para vermeden oturabileceğimiz bir bank bulunmuyor. Kaldı ki istasyonun yüz yıla yakındır kullanılan adı dahi kent hafızası hiç edilerek Katarlı banka QNB’ye satılmış durumda.

  İşin esasında, Paribu Art ve Terminal Kadıköy projesi meselesinde kamusal olanın özelleştirilmesi ve sanat üzerindeki sermaye tahakkümünün artacak olmasına karşı gösterilen tutum, tarafları net olarak görmemizi sağlıyor. Kulağımıza en çok ilişen argümanlar ise şu şekilde: “Ama ne güzel ses sistemi var mekânın, geniş geniş, ferah ferah... Fena mı oldu? Kadınların görünürlüğü için festival yapıldı hem, bağımsız müzik çalışmaları da yapılıyor. Ne olmuş canım, İstanbul’un her yerini sattılar zaten, burası boş duracağına en azından Kadıköylüler sanatla buluşur.”
 
  Talana 'kolektif' maskeleme

Üstelik; mimari tercihlerin yanı sıra kavramlarımız da tam da orayı doldurması beklenen “hedef kitleye” uygun birer algı aparatına dönüştürülmüş. Sermayenin ehlileştirme taktiği burada da çalıştırılmış. Paribu Art’ın etkinlik açıklamalarında “kolektif ruh”, “toplulukların bir araya gelmesi”, “birlikte üretmek”, “ifade alanı” gibi sol değerlere içkin bir kavram seti kullanılması tesadüf değil. Paralel olarak hemen yanında açılan mekânın ismi “Komünite” oluvermiş. 
Burjuvazi; sekülerinden yandaşına aynı formülü uygulayarak (Galataport ve Haliç Port) suçlarını estetize edip örtbas etmek için sanatsal aklamaya sığınmaya devam ediyor. Derslerine çalıştıkları, Truva atının içine Kadıköy’ün tavıra sahip, bağımsız, altkültür akımların kendisine yer bulabildiği sanat kültürünü ambalajlayarak koymak istedikleri belli. Gençler geleceksizliğe mahkûm edilmişken, alternatif olarak sunulan nefes boşlukları yine düzen tarafından doldurulmak isteniyor.

 

  Paribu Art ve Zorlu PSM gibi alanlar için sanat sadece kâr ettiren bir meta değil; maddi imkânların cazibesiyle yaratılan bağımsızlık illüzyonunu kullanarak aykırı unsurları ehlileştiren bir araç aynı zamanda. Paribu Art’ın metinlerinde geçen plazanın 17. katında reklamcıları tarafından uydurulmuş “derin diyaloglar, anlamlı karşılaşmalar” gibi içi boş kavramlarla anlam katmaya çalışmaları ise cabası. Altkültürleri ve karşı kültürün en uzlaşmaz türlerinden punkı içeriğinden soyutlayıp salt biçimsel yönleri ile ele almak yahut nostaljik bir unsur olarak kullanmak istedikleri açık. İstedikleri şey tavırsızlık ve tüketime elverişlilik. Tıpkı AKP’li yeni Osmanlıcı Les Benjamins’in “asi bir stil” olarak tanıttığı Eastern Punk adlı kreasyon ile cebe milyonları indirmesi gibi. Bir zamanların haşin gençlerini şimdinin birer tüketim ikonu.

V. Bora Uğur    Ortaklaşa

 

10 Ağustos 2026 Pazartesi

-sapık gözlük-

 


Britanya'daki 800 barda Meta gözlüğü yasaklandı

Ülke genelinde 800 barı bulunan şirket rızası olmadan müşteri ve çalışanlarının görüntülenmesine izin vermediğini vurguladı: “Meta gözlükleri, gözetleme imkanı sunuyor. Bu da kuralları ve sağduyuyu ihlal ediyor.”

Eğer Britanya’da bu barlardan birisine girerseniz bir çalışan gelip kameranızı kapatmanızı isteyecek.

Ülkede bazı okullar ve etkinlik organizatörleri de aynı endişeyle Meta gözlüğü yasakladı.

9 Ağustos 2026 Pazar

1993

 

“Liberal demokratik devletler yurttaş yaratır; yapay devlet troll yaratır.”

 


Demokrasi yerini algoritmalara bırakacak mı?

Uğur Koçbaş   Oksijen 

Lepore’un yeni kitabı The Rise and Fall of the Artificial State (Yapay Devletin Yükselişi ve Düşüşü), yapay zekayı yalnızca teknolojik bir yenilik olarak değil, modern devletin dönüşümünü hızlandıran siyasal bir güç olarak inceliyor. Kitabın merkezindeki kavram “Artificial State” yani teknolojinin egemen olduğu bir rejim. Lepore’a göre bu kavram, liberal demokratik ulus-devletin işlevlerinin giderek özel şirketler, platformlar, veri sistemleri ve algoritmik karar mekanizmaları tarafından üstlenildiği yeni bir düzeni anlatıyor. 
 Kamusal alandan platformlara

Lepore, “yapay devlet”i, ulus-devletin giderek daha fazla işlevinin özel çok uluslu şirketler tarafından devralındığı bir yapı olarak tanımlıyor. Ona göre en görünür değişim kamusal meydanda yaşanıyor. İnsanların dünyayı anlamak, oy vermek, siyasi karar almak ve yurttaşlık görevlerini yerine getirmek için kullandığı bilgi kanalları artık büyük ölçüde şirketlerin elindeki dijital platformlarda şekilleniyor.

Bu dönüşüm, Lepore’a göre sadece iletişim araçlarının değişmesi anlamına gelmiyor. Kamusal tartışmanın nasıl yürüdüğünü, hangi bilginin görünür olduğunu, hangi öfkenin büyütüldüğünü, hangi siyasi mesajın kime ulaştığını ve yurttaşların hangi gerçeklik içinde karar verdiğini de değiştiriyor.
 

 ‘Yurttaşlık tutkalı’

Lepore’un üzerinde durduğu konulardan biri seçim kampanyalarının dönüşümü. Ona göre 20’nci yüzyılın ortasından itibaren kamuoyu araştırmaları, seçmen segmentasyonu ve veri analizleri klasik kampanya pratiklerinin yerini almaya başladı. Mahalle toplantıları, kapı kapı dolaşma, yüz yüze ikna ve yerel siyasi temas zayıflarken, seçmeni ölçme ve hedefleme mantığı güçlendi.

Lepore bu dönüşümü yalnızca teknik bir verimlilik artışı olarak görmüyor. Ona göre yüz yüze siyasi temas, demokrasinin sosyal dokusunu oluşturan temel unsurlardan biriydi. Yazar, bu tür temasları “civic glue”, yani yurttaşlık tutkalı olarak nitelendiriyor. Siyaset, insanların birbirini ikna etmeye çalıştığı bir alan olmaktan çıkıp veri toplama ve hedefli mesaj gönderme sistemine dönüştüğünde, yurttaşlık ilişkisi de zayıflıyor.

Yazarın ifadesiyle yeni aşama, “yapay zeka, yapay zekaya karşı” dönemi. Bir yanda seçmenler yapay zeka araçlarına ne düşüneceklerini, kime oy vereceklerini ya da hangi politikayı destekleyeceklerini soruyor; diğer yanda kampanyalar seçmene ulaşacak mesajları yine yapay zeka sistemleriyle üretiyor. Lepore’a göre bu tabloda siyasi karar sürecinin iki yanında da makineler yer almaya başlıyor.
 

 

 Yurttaştan kullanıcıya

Lepore’un eleştirisinin merkezinde yurttaş ile kullanıcı arasındaki fark var. Liberal demokratik devlette birey, hakları ve sorumlulukları olan bir yurttaştır. Dijital platform ekonomisinde ise aynı kişi veri üreten, davranışı ölçülen, dikkati satılan ve hedeflenen bir kullanıcıya dönüşür.

Lepore’a göre hedefli reklam modeli, insan davranışını izleyip sınıflandırarak ticari ve siyasi mesajları kişiye göre düzenliyor. Aynı mekanizma bir ürün satmak için de kullanılabiliyor, siyasi mesaj vermek için de. Böylece siyasi ikna ile ticari manipülasyon arasındaki sınır bulanıklaşıyor.

Yazar, bu dönüşümün internetten önce başladığını da hatırlatıyor. Ona göre 1950’lerde yükselen tüketim kültürü, yurttaşlık fikrini tüketici kimliğiyle zayıflatmıştı. Ancak internet ve platform ekonomisi bu eğilimi tek bir dijital altyapıda birleştirdi. Alışveriş, haber, kamu bilgisi, siyasi tartışma ve kişisel veri aynı şirket mimarisi içinde toplanmaya başladı.
 
 ‘Rıza olmadan yönetim’

Lepore’a göre yapay devletin en büyük tehlikesi burada yatıyor. Demokratik devlet, meşruiyetini yurttaşların rızasından, temsil mekanizmalarından, hukuktan ve kamusal tartışmadan alır. Yapay devlet ise kararların, yönlendirmelerin ve bilgi akışının giderek daha fazla otomatik sistemler tarafından belirlendiği bir düzen yaratır. Bu düzende yurttaşın yerini kullanıcı, temsilin yerini veri profili, kamusal tartışmanın yerini algoritmik etkileşim alabilir.
 
 Teknoloji elitlerine tepki

Lepore, insanlığın anayasal demokrasiyi ve liberal ulus-devleti terk edip otomasyon ve makine yönetimine yönelmesinin ne anlama geldiğini sorguluyor. Terminator gibi distopik anlatıların, 21. yüzyılda Silikon Vadisi için bir iş planına dönüşmüş gibi göründüğünü söylüyor.
 

                                             

7 Ağustos 2026 Cuma

Kısa



DİZİ

Sine-Sen’den dizi teşvikine tepki: "Kamu kaynaklarının dev tekellere aktarılması kabul edilemez"

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yurt dışına ihraç edilen yerli dizilere bölüm başına 33 bin dolara kadar kamu desteği sağlayacağını açıklaması üzerine Emek Partisi milletvekilleriyle beraber hazırlanarak, TBMM Başkanlığı’na bir soru önergesi verildi.

Sine-Sen açıklamasında Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü tarafından soru önergesine verilen resmi yanıtın, dizi sektöründeki sömürü çarkının kamu eliyle nasıl büyütüldüğünün açık bir itiraf belgesi olduğu belirtildi. 

Açıklamada şu görüşlere yer verildi:

"Bakanlık cevabında, teşvik şartı olarak dizilerin en az 3 kıtada ve 10 ülkede yayımlanması, turizmi desteklemesi, reyting verileri ve satış tutarları gibi kriterlerin göz önünde tutulacağı söyleniyor. Halihazırda üretilmiş, dünyaya satılmış ve devasa gelirler elde etmiş projelere halkın vergilerinden oluşan kamu kaynaklarını aktarmak, yeni bir istihdam yaratmayacağı gibi sadece tekel konumundaki büyük yapım şirketlerinin kasasını doldurmaya yarayacaktır."

 

Lüks

  

 Avrupa’nın fazlası Türkiye’nin sınavı 

Bir çantanın çevresinde oluşturulan mesafe, bazen çantanın kendisinden daha pahalıdır. Ayakkabı tek başına durur. Işık doğru açıdan gelir. Raf kalabalık değildir. Satıcı acele etmez. Mağazada sessizlik bile tasarlanmıştır. Lüks, sadece iyi üründen yapılmaz. Araya konan mesafeden, bekletilmekten, erişememekten, herkesin aynı anda dokunamamasından yapılır.

Ama lüksün bir arka odası da vardır.

Orada ışık farklıdır. Satılmayan bedenler durur. Sezonu geçen renkler bekler. Yanlış tahmin edilmiş talep rafların arkasına çekilir. Fazla iyimser büyüme planları kumaşa, deriye, tokaya, tabana ve askıya dönüşmüş halde yığılıdır orada. Vitrinde azlık satılırken, arka odada bolluk birikir.

Lüks, bu bolluğu yönetir. Hatta belki de en iyi yaptığı şeylerden biri budur. Fazlalığı saklamak. Çünkü lüksün en büyük kabusu ucuz görünmek değildir, çok görünmektir.
Türkiye hikayenin neresinde?

Sonra sessizce bu yığınlar o odadan çıkartılır ve yakılarak yok edilir.

Avrupa Birliği şimdi tam o arka odaya ışık tutuyor. 19 Temmuz 2026 itibarıyla büyük şirketler satılmayan giyim, ayakkabı ve giyim aksesuarlarını artık yakamayacak, çöpe gönderemeyecek. Yeni düzenleme, sezon sonunda elde kalan ürünü şirketin sessizce gözden çıkarabileceği bir atık gibi değil, hala uğraşılması gereken bir kaynak gibi görüyor. Bir koleksiyon satılmadığında mesele artık onu ortadan kaldırmakla kapanmayacak. Ürün kimi zaman yeniden satışa çıkacak, kimi zaman indirime inecek, outlet’e gidecek. Avrupa’nın yaptığı şey bu yüzden yalnızca imhayı yasaklamak değil. Lüksün sezon sonunda kimsenin görmek istemediği fazlasına da bir hayat mecburiyeti getirmek.
 
Akan Abdula   Oksijen

 

4 Ağustos 2026 Salı

Fransa

             



 Paris Photo | 12-15 Kasım 2026 |

gözaltı

Bennu Gerede gözaltına alındı
Fotoğraf sanatçısı Bennu Gerede ‘müstehcenlik’ suçlamasıyla gözaltına alındı.

Gerede, katıldığı bir YouTube programında ‘taşınabilir vibratör’ olduğunu söylediği kolyesini göstermişti.

Bakırköy basşavcılığı dün (3 Ağustos) Türk Ceza Kanunu’nun 226’ncı maddesinde düzenlenen ‘müstehcenlik’ suçlamasıyla Gerede hakkında soruşturma başlatmıştı.

Polis Gerede’yi bugün gözaltına aldı.

Söz konusu maddenin ikinci fıkrasındaki ‘basın-yayın yoluyla müstehcenlik’ suçlamasına altı ay ila üç yıl hapis öngörüyor.


2 Ağustos 2026 Pazar

Hatırlıyoruz!


 

2004


Postprodüksiyon günümüz teknolojisinin bir üretim şekli olduğu gibi sanatların da üretiminin değişmez parçası haline gelmiştir. Fotoğraf olsun, enstalasyon olsun veya videolar olsun postprodüksiyon stüdyo, bilgisayar ortamı içinde çoğaltılan, montajlanan ve yeniden değerlendirilen bir üretim sürecinin vazgeçilmez bir hali olarak karşımızda durmaktadır.
 

Sansür

 



Sinema Genel Müdürlüğü belgeseli “politik” bulduğu için desteği geri istedi

Evrakta ayrı, telefonda ayrı gerekçe

Elmas, Bakanlığın resmi yazısında yer alan gerekçelerle telefon görüşmelerinde kendisine aktarılan gerekçelerin birbirini tutmadığını öne sürüyor: “Telefon görüşmelerinde bana açıkça ‘Filminiz politik’ denildi. Daha sonra ulaştığım bir yetkili ise 'Filminiz bize uygun değil. Bakanlığımızı Kapadokya'daki tahribattan sorumlu tutuyor. Bunu kabul edemeyiz’ dedi. Bu nedenle resmi yazıyla sözlü açıklamalar arasındaki çelişkinin açıklanmasını bekliyorum.”

Elmas, görüşmeler sırasında filmde kısa süreliğine görünen Solfasol adlı dergisinin de konu edildiğini belirtiyor: “Filmde görünen Solfasol dergisi üzerinden Cumhurbaşkanı’na yönelik eleştiri bulunduğu söylendi. Oysa söz konusu dergi kadrajda duran sıradan bir nesneden ibaretti.”

Yönetmen Elmas, Bakanlığın resmi yazısında ayrıca teknik gerekçelerin de öne sürüldüğünü belirtiyor: “Bana gönderilen yazıda ses, renk ve teknik standartlardan söz ediliyor. Oysa verilen destek filmin toplam bütçesinin yalnızca çok küçük bir kısmını karşılıyor. Nitekim film, bu hâliyle ulusal ve uluslararası festivallere başvurabilecek teknik standartlarda hazırlandı. Dolayısıyla ne teknik gerekçelerin ne de senaryoya uyumsuzluk iddiasının gerçeği yansıttığını düşünüyorum.”

1 Ağustos 2026 Cumartesi

2026 Temmuz


 

2026 Temmuz


 

Temmuz 2026


 

Albüm

 

Tarihi, yıkılan semtler yazar

Deniz Burak BAYRAK

İstanbul’un en eski mahallelerinden biri olan Tarlabaşı, yıllardır “dönüşüm” adı altında tartışılıyor. Ancak Ali Öz’e göre burada dönüştürülen yalnızca binalar değil. Bir yaşam kültürünün de ortadan kaldırıldığını gördüğümüz semtin sokaklarında yaklaşık on yıl boyunca çalışan Öz’ün “Tarlabaşı Kayıp Şehir” albümü yeniden basıldı. Bu baskı bize kent politikalarının toplumsal sonuçlarını tartışmamız gerektiğini düşündürüyor.



Sansür


 

31 Temmuz 2026 Cuma

Madımak

 

Madımak anlatıları


  Kaymakamlık, Mülkiye Müfettişliği, Bakanlık Genel Sekreterliği, Valilik ve Danıştay Üyeliği gibi görevlerden sonra emekliye ayrılan Muzaffer Dilek’in, Madımak’a dair yazdıkları ‘Mülkiye Müfettişinin Gözünden Sivas Kalkışması’ başlığı altında yer alıyor ve yazılma gerekçesi oldukça çarpıcı: ‘Bana göre Cumhuriyet tarihinin en vahim ve en canavarca hislerle gerçekleştirilmiş olayını, birinci elden incelemiş bir bürokrat olarak görüş ve değerlendirmelerimi yapmadan öteki dünyaya gitmek istemedim. Bu trajik olayla ilgili vakıf olduğum şeyler benimle kalsın istemedim.’

Kitapta soruşturma sürecinde tanıklık edilen tuhaflıklara dair detaylar oldukça dikkat çekici. Mesela Sivas Valiliği’nden istenen bilgi ve belgelere yanıt olarak gelen yanıtta, mevzuat gereği her gün saat 11.00’de yapılması zorunlu olan Asayiş Saati toplantı tutanağının yer almamış ve neden gönderilmediğine dair bilgi verilmemiş olması gibi. Ya da Tugay Komutanı’na iletilen soruların yazılı yanıtlarının aynı gün iletilmesi için mutabık kaldıkları halde, komutanın yazılı yanıt göndermek yerine, bir ulakla selam göndermekle yetinmesi gibi. Daha başka örnekler de var.

***

Kitaptaki bilgilere göre Vali Ahmet Karabilgin’in İçişleri Bakanlığı’ndan yardım talebi karşılanmamış, 5. Er Eğitim Tugay Komutanlığı’ndan önce telefonla, sonra yazıyla askeri yardım talebi ise sözde bazı yasal gerekçelerin arkasına sığınılarak zamanında ve yeterli destek sağlanmamıştır. Müfettişin ifadesiyle valiliğin talebine karşı vaziyet idare edilmeye çalışılmış, beş saatlik zaman içinde toplam 80-90 asker gönderilmiştir. Müfettiş Dilek, kentte olaylara ilişkin yaygın söylentiler varken, Komando Bölük Komutanlığı’nın, PKK operasyonuna gönderilmesinin de bir sorun olduğunu ve bu sorunların kolektif bir sorumluluğa işaret ettiğini belirtir. Müfettişin ifadesiyle ‘sanki görünmez bir el asayiş ve genel güvenlikten sorumlu olup Ankara’da ve Sivas’ta görev yapan tüm kamu otoritelerini karar alıp uygulayamaz hale sokmuştur.’

 

  Anlatılarda sürecin devamına ilişkin notlar da ilginç. Teftiş heyeti incelemesini bitirip Ankara’ya dönünce, 7 Temmuz günü Soruşturma Ön Görüş Raporu’nu sunmak üzere, İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu’nu ziyaret edip inceleme süreci ve rapordaki temel vurguları anlatırken, Bakan Gazioğlu, ‘daha çok dinliyormuş gibi yapıp aslında anlatılanlarla pek de ilgilenmemiş.’      

Şükrü Aslan   Birgün 

30 Temmuz 2026 Perşembe