"Yalnız sansürcülerin hayal gücünü aşmayan şeyler sansür edilebilir" Andrzej Wajda (Sinema ve Ben)

22 Eylül 2026 Salı

Taktik

Erdemli barış, kibirli barış

 Oysa Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan’ın ortaklaştığı dil tam tersini yapıyor. Bir hakikat komisyonu bile kurmadan, hiçbir özeleştiri vermeden, "dünü unutun, artık barış var" diye emrediyorlar. Bu kibirli bir barış. Çünkü toplumu, mağdurları, cezaevindeki binlerce insanı, ihraç edilen barış akademisyenlerini, çatışmada evlat yitirmiş aileleri sürecin öznesi değil, yukarıdan verilecek kararı minnetle alkışlaması gereken pasif nesnelere çeviriyor. Kibrin şahikası ise hiçbir zaman kimseyi şaşırtmayan Cengiz Çandar’dan geliyor; “beğenmeyen dağa çıkabilir!”

 Tam da bu yüzden, bugün aydınların ve toplumun gösterdiği mesafeli duruşu, bir kayıtsızlık veya korkaklık olarak değil, bu hafıza silme operasyonuna karşı geliştirilmiş bir savunma refleksi olarak anlayabiliriz. Barışa hayır diyen yok. Sadece dayatılan mutakabatın barış olabilmesi için ölülerin hatırasına saygı duyulması, acının adının konması, kaybın kamusal olarak tanınması ve somut demokratikleşme adımlarının atılması gerektiğini biliyoruz. "Neden konuşmuyorsunuz" diye sitem edenlere, bizden gerçekten konuşmamızı mı yoksa sorgulamadan alkışlamamızı mı istiyorsunuz, diye soruyoruz.

Halkların birbirine yeniden sarılabilmesi için önce birbirlerinin acısına tanıklık etmesi, yasını tutmasına izin verilmesi gerekir. Yası inkâr eden, ölülerin hatırasını siyasi konjonktüre kurban eden ve halkları birer figüran sayan bir süreç, barış değil; olsa olsa bir sonraki çöküşün tohumlarını sessizce eken bir otoriter tahkimat sözleşmesi olabilir. 

Selçuk Candansayar   Birgün

F: İbrahim Akyürek

Fotoğraf

 

212 Photography Istanbul 2026 
Şehrin Festivali 
26 Eylül - 11 Ekim 

1977

 

“KANLI 1 MAYIS 1977” BELGESELİ NASIL ÇEKİLDİ ?

1977 yılı. Türkiye’de sol hareket en güçlü dönemlerinden birini yaşıyor. Grev ve lokavtlar çok yaygın. Genel grev uygulamaları giderek daha fazla taraftar buluyor. Sendikaların hükümet ve işverenler üzerinde büyük bir etkisi var. Siyasi muhalefetten memnun olmayan bazı çevreler, ülkeyi bir iç savaşa sürüklemede sakınca görmüyorlar. Her gün onlarca insan ölüyor. Faili meçhul cinayetler işleniyor. İşte böyle bir ortamda, sendikalar Taksim alanında 1 Mayıs 1977 yi kitlesel olarak kutlamaya hazırlanıyorlar. DİSK Foto Film Merkezi sorumlusu olarak benim de hazırlık yapıp o günü belgelemem gerekiyor.

  Yürüyüşü 16mm lik kameralarla kayda almaya karar veriyoruz. Ancak Türkiye’de negatif film bulmak çok zor. Yurt dışından, bir pilot aracılığı ile 10 kutu Kodak film getirtiyoruz. Bir kutu 120 metre. 12 dakikalık çekim demek. Çekim ekibinde benim dışımda Kameraman Gani Turanlı ve Yönetmen Fevzi Tuna var. Yürüyüş sabah 10.00 da başlayacak. Saraçhane’den işçi sendikaları, Beşiktaş’ta ise sivil toplum örgütleri yürüyüşe geçecek. DİSK başkanı Kemal Türkler ve DİSK’e bağlı sendika başkanlarının yer aldığı kortej de Beşiktaş yönünden Taksim alanına doğru yürüyecek.

  Elimize ulaşan 16mm lik negatif Kodak filmler 120 metre. Ancak bizim kullandığımız Bolex kameralar 30 metre film alıyor. Gelen filmleri olduğu gibi kullanmamız olası değil. Filmleri 30 metrelik makaralara bölmemiz lazım. Yaklaşık 40 adet boş makaraya gereksinimimiz var. 16mm kameralar çok kullanılmadığı için makara bulmada büyük sıkıntı yaşıyoruz. Her tarafa haber gönderiliyor. Sonunda, zor da olsa gerekli malzemeyi bir araya getirebiliyoruz. Şimdi sorun, 120 metrelik negatifleri 30 metrelik makaralara aktarmak. DİSK Foto Film Merkezi’nin, fotoğraf basmak için hazırladığı bir karanlık odası var. 2 adet film sarma kolu buluyorum. Bunları vida ile bir tahtaya monte ediyorum. Zifiri karanlıkta ( filmlerin hiç ışık görmemesi gerekiyor ), el yordamı ile filmleri makaralara sarıp, kutularına yerleştiriyorum. 
  DİSK’in Merter semtinde bulunan binasının en üst katında, ressam Orhan Taylan, Taksim meydanında Atatürk Kültür Merkezi’nin ön cephesine asılacak ve giderek ülkemizde 1 Mayıs’ın simgesi haline gelecek olan, çok ünlü grafik tasarımını, “İki elin içersinde yer alan dünya” tasarımını çok büyük bir bez pankarta çiziyor. Bu çalışmayı filme alarak, 1 Mayıs 1977 filmi için “motor” diyorum. Daha sonra İstanbul sokaklarında afişleme yapan gruplarla dolaşarak biraz da bu hazırlık aşamasından görüntüler kaydediyorum. 
Hilmi Etikan  2008

                                         

21 Eylül 2026 Pazartesi

Bakırköy


 

sanatatak

YAPAY ZEKÂ ŞİRKETLERİ MİLYONLARCA KİTABI YOK EDİYOR

Anthropic hakkında açılan bir dava, şirketin milyonlarca kitap satın aldığını, ciltlerini sökerek sayfaları taradığını ve ardından orijinalleri parçaladığını ortaya çıkardı. “Project Panama” adı verilen girişim kapsamında gerçekleştirilen bu işlem, ikinci el ve nadir kitap satışlarında yaşanan ani artışın ardından kitapçıların alıcıların yapay zekâ şirketleri olduğundan şüphelenmesine yol açtı. Medyada yer alan haberlere göre bu kitaplar arasında nadir, antika ve baskısı tükenmiş eserler de bulunuyor. Anthropic davasında, şirketin altı aylık bir dönem içerisinde yaklaşık 2 milyon kitabı taramayı planladığı ortaya çıktı.

Anthropic’in şirket içi planlama belgelerinden birinde, “Project Panama, dünyadaki bütün kitapları yıkıcı yöntemlerle tarama girişimimizdir” deniyordu. Belgede ayrıca, “Bunu yaptığımızın bilinmesini istemiyoruz” ifadesi yer alıyordu.

 “Sansasyonel” Başlıklar Arasında İhtiyatlı Sesler

Sosyal medyada dolaşıma giren, kitapların kesilerek parçalandığını gösteren videolar, bazı çevrelerde —bu haberi yazan muhabir de dahil olmak üzere— kitap-sonrası bir geleceğe dair görüntüler yarattı. Ancak Amerika Antik Kitapçılar Birliği’nin (ABAA) yaklaşık 400 üyesini temsil eden genel direktörü Susan Benne, yaptığı telefon görüşmesinde bu korkunun abartılmış olabileceğini söyledi.

Benne, kitapları yok edenlerin yalnızca teknoloji şirketleri olmadığını hatırlattı. Yayınevleri çoğu zaman talebi yanlış tahmin ediyor, satabileceklerinden daha fazla kitap sipariş ediyor ve ellerinde kalan fazla baskıları hamurlaştırıyor. Ona göre konuya ilişkin bazı başlıklar biraz fazla sansasyonel. Ayrıca birçok eski ders kitabı ve benzeri kurgu dışı yayının artık güncelliğini yitirdiğini belirtiyor. Benne’ye göre her kitabın mutlaka korunması gerekmiyor.

18 Eylül 2026 Cuma

Şişli

 

ARA GÜLER ARŞİVİ’NDE CANNES!
Ara Güler’in Cannes'a ilk kez gittiği 1957 senesinden 1967 senesine kadar Cannes Film Festivali’nde çektiği, büyük bir bölümü ilk kez sergilenen fotoğrafları bir araya getiren ve 11 Ekim 2026 tarihine kadar ziyaret edilebilecek CANNES! başlıklı sergi Sahne, Festival ve Kutlama başlıklı üç bölümden oluşuyor. Ara Güler Müzesi ekibiyle gerçekleştirdiğim ve yazının çıkış noktasını oluşturan sohbette, foto muhabir ve sinema aşığı Ara Güler’e ve serginin iki senelik hazırlık sürecine dair pek çok ayrıntı öğrendim. Bu nedenle bu yazıda, bu kadar büyük bir arşivden meydana gelen bir fotoğraf sergisinin nasıl oluştuğuna da biraz değinmek niyetindeyim. 
Başak Eylül Çimen   


Bursa / Çifte Kavrulmuş Darbecilerin Zamanı


                       

Yapılır mı - Yapılmaz mı?
  Kamil F. 
Yeniden Atanır mı - Atanmaz mı?
BUFSAD
Emrinizdeyiz Der mi - Demez mi?
Katılsak mı - Katılmasak mı?


 

İzmir


 

16 Eylül 2026 Çarşamba

2024

   

 Ömürlük Yaslar Siyasi Cinayetleri Yakınları Nasıl Hatırlıyor?

15 Eylül 2026 Salı

plastik

 

Alman plastik atığının yüzde 20'si Türkiye'ye gidiyor

Çukurova Üniversitesi'nden biyolog Sedat Gündoğdu, Almanya'nın Türkiye'ye gönderdiği plastik atığın bir kısmının muhtemelen gıdalara karışarak tekrar Almanya'ya döndüğünü söyledi.

Türk domatesleri Almanya'ya ve diğer Avrupa ülkelerine ihraç ediliyor. Tarlaların yakınında sıklıkla geri dönüşüm tesisleri bulunuyor ve Almanya her yıl binlerce ton plastik atığı işlenmek üzere Türkiye'ye gönderiyor.

"Toksik bir döngü"den söz eden Gündoğdu, mikroplastiğin tarlalardaki bitkilerin bünyesine girdiğine atıfta bulundu.

  Türk hükümeti, ithal edilen plastikleri döngüsel ekonomi için bir hammadde olarak görüyor. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, bunların istihdam yaratma fırsatı sunduğunu düşünüyor.

Türkiye Plastik Sanayicileri Derneği (PAGDER) ise, Türkiye'nin küresel döngüsel ekonominin bir parçası kalabilmek için geri dönüştürülebilir atık ithal etmesi gerektiğini savunuyor. Derneğe göre dünya genelinde plastik tüketimi artmaya devam edecek ve bu da geri dönüşüm ihtiyacını artıracak.

Bakırköy

                                                                                  
             
 

14 Eylül 2026 Pazartesi

MARTIN PARR VAKFI / 2024


1984-85 Madenci Grevinden Fotoğraflar

 MARTIN PARR VAKFI / 2024

     

 

Fotoğraf/Zonguldak

 

Fotoğraf/Film Günleri 2026 programı hazır!

27'incı yılına giren Sergi Odası (Zonguldak) , 2026'nın Kasım ve Aralık aylarında Fotoğraf/Film Günleri'nin Üçüncüsüne  hazırlanıyor.

İki ay boyunca bir dizi sergi, gösteri, toplantı Sergi Odasına konuk olacak.

Hazırlanan ön programda yer alan beş konu başlığı altında toplanan filmler şöyle sıralandı: 

Sinemada Sanatçı Yaşamları Van Gogh Sarısı, Factory Girl Edie, Düşlerin ve Çılgınlığın Krallığı  Sinemada Fotoğrafçılar  Ara Güler, Annie Leıbıvitz, James Natchwey  Sinemada Balkanlar Sıradan İnsanlar, Yeraltı, Kardeş Nereye: Mübadele, Sınırlar Arasında: Bosna'da Derebeylik Var!  Sinemada Edebiyat Uyarlamaları: Jane Austen Pişmanlıklar, Oliver! (Müzikal), 1984  Bizim Kentin Filmleri: Satış, Tatil, K-Ömür, Filyos'un Gözyaşları: Çaycuma Köprü Faciası.

Programda yer alan sergiler ise şöyle: 70'li Yıllar/Bir Kesit (Kemal Türkler'in Anısına!), Madenci ve Zonguldak Grevi, Sunum Masasında Karikatürist Burhan Solukçu.

Ayrıca, Sergi Odası kitap okuma grubu sinemaya uyarlanan kitapları değerlendirecek.
İlki 2024'de gerçekleşen Fotoğraf/Film Günleri, Britanya (İngiltere) kömür işçilerinin 84/85 uzun grevinin 40'ıncı, Karaelmas kömür havzası maden işçilerinin 90/91 uzun grevinin 34. yılı nedeniyle hazırlandı. 

Bu yılın programı Zonguldak kent yaşamını belgeleyen fotoğrafçı Mustafa Eyriboyun ve yakın tarihte hayata veda eden fotoğrafçı Martin Parr anısına adandı.


67sergi@gmail.com

13 Eylül 2026 Pazar

Film

 

Savaş gibi


 
“Savaş Gibi
İbrahim Akyürek, 2011
Filyos’a (Zonguldak) yaptığımız gezilerin birinde sahile paralel yürürken ateş tuğla fabrikası sosyal tesisinin harabe durumunu görünce Mustafa (Eyriboyun) söylenircesine "savaş gibi” dedi.

İçimden “doğru, bu bir savaşın sonucu” dedim. Kamu mallarının elden çıkarılması, sosyal tesislerin, lojmanların, devletin işlettiği ne varsa elden çıkarılması, sosyal hakların budanması bir savaş olmadan mümkün mü?

Bu savaşın taraflarını hadi söyle derseniz; 12 Eylül askeri darbesinin hemen sonrası Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı Halit Narin’in şu çok bilinen sözünü anımsatmam yeterli mi: "Şimdiye kadar biz ağladık onlar güldü. Şimdi sıra bizde".

Yetmedi mi, kendi tanıklığımı yinelememe ne dersiniz: Darbenin sabahı radyoda ilk sıkıyönetim bildirileri okunurken balkonlarımızda karşı karşıya geldiğimiz emekli albay “askerler ekonomiden anlamaz, anlayan birini bulurlar” demişti. Albay tam 12’den vurdu (tutturdu). İşveren Sendikası Başkanlığı yapmış işadamı Turgut Özal’a, askerlerin kurduğu hükümetin ekonomi işleri verildi.

Savaş durmadı, yıllar yılları ve seçimler seçimleri izledi. Ölümleri kuşkuyla dolu, acılarını sadece yakınlarının anımsadığı asker/polis/politikacı/gazeteci/yurttaş listesine bir de Cumhurbaşkanı konumundaki Turgut Özal eklendi.
 
Ama ben savaş falan ortada görmüyorum derseniz haklısınız. Ortada filmlerden bildiğimiz savaş yok. Tersaneleri, limanları, yaylaları, sahilleri işgal güçlerinin “düşman” askerleri ele geçirmiyor. Alıştığımız, kanıksadığımız, günlük hayatımıza yedirdiğimiz, ölüleri belli ancak savaşçıları, tarafları belirsizleşmiş savaş var ülkemizde ve dünyada.

12 Eylül 1980 darbesi sonrası Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) yöneticileri ve işçi temsilcileri yargılanırken askeri savcının “savaş hükümlerine göre” diye bir maddeyi işleme soktuğunu gazetede okuduğumda şimdi bu işin adı doğru kondu demiştim.


Sanmayın ki, bu savaş sadece bizde var. Zonguldak’taki gibi terk edilmiş kamu binaları Almanya'da, Ukrayna’da, Romanya’da, Polonya’da, İngiltere’de de var. 1980’lerde Turgut Özal; generalleri, tankları, kışlayı, televizyonu, camileri, üniversiteleri, sanatçıları, köşeyi dönme meraklısı seçmenini arkasına aldığı zaman, aynı zaman diliminde İngiltere’de Margaret Thatcher, Amerika’da Ronald Reagan medyayı, kanunları, polisi, kiliseyi, uyuşturucuyu yanına alarak kendi iç savaşlarını yürütüyordu. İngiltere’de, Amerika’da maden ocakları kapatılıyordu.


Savaş şu anda da sürüyor. Kredi kartlarının, tüketim hırsının ortalığı kaplamadığı, obezitenin bilinmediği, gençlerin uyuşturucuyla kafayı sıyırmadığı, teknoloji başında çocukların günde dört saatini harcamadığı, gıdaların kimyasallarla şişirilmediği, öğrencilerin sınavlarda at gibi yarıştırılmadığı, sabah akşam borsa haberlerinin okunmadığı; arıların, kelebeklerin kafalarına göre uçtukları, insanların dayanışma içinde olduğu “ilkel, gelişmemiş” 22 ülke kalmış. Bu ülkelerin çoğu Afrika, Ortadoğu ve Orta Asyadaymış..

Haberlere lütfen dikkat edin; şu anda süren iç ve dış savaşların bu bölgelerde geçtiğini hemen bulursunuz. Şu anda bizi en tepeden yönetenlerin yanlarına aldıkları uçak dolusu AKP’li, CHP’li, MHP’li işadamı ile en çok bu bölgelere uçtuklarını keşfedersiniz. İnşaatçı örgütlerinin ticari hesaplarını bu bölgelere göre yaptığını okur,  şaşarsınız. Bu uçak dolusu sınır ötesi hırslı erkek girişimcinin eş ve çocuğunun ruh hali nedir diye tasalanırsınız. Belki de “azılı teröristlerin” bu 22 ülkeden çıkmasına benim gibi şaşmaz, uzun bir mola verip “terör”, “terörist" nedir, bize öğretilen tarifler ne işe yarar bir kafa yorsak dersiniz. Bu öğrendiğimiz gibi olmayan kesintisiz savaş hallerinde seçim sandıklarının anlamını bir düşünsek dersiniz. 
 
2011 
2014

 

12 Eylül 2026 Cumartesi

Vesayet

 

“12 Eylül darbesi mağdurlarından TÜSİAD’a tazminat davası”

İbrahim Akyürek, 2011
Bugün sayıları gittikçe artan mağdur anlatılarına dikkat edin darbenin belgesi, tanıklığı, öyküsü öne geçiyor. Çoğunluk, çektiği acının kimin cebine, kasasına yaradığını düşünmek bile istemiyor.
Patronlar patronu Halit Narin’in “Şimdiye kadar onlar güldü, şimdi sıra bizde” sözü bile öfkelerin öfkesini sermayenin, paranın birleşik güçlerine çekemiyor. 
Vehbi Koç’un Kenan Evren’e yazdığı kıdem tazminatlarının fazlalığından şikayet eden kişisel mektuplarını anımsayın. Kenan Evren’in “çöpçüler bile bizden fazla para alıyordu” sözünü aklınıza getirin boşuna... 
Bu durumda “İnsan Hakları Savunucuları”ndan, “68’liler”den, “78’liler”den, “darbecilerden hesap soracaklar”dan, Taraf Okurları Derneği’ni oluşturan “vicdan sahipleri”nden doya doya sermaye düşmanlığını benim gibi boşuna beklersiniz. 
Siz şiddet ile piyasa, 12 Eylül ile 24 Ocak Kararları arasındaki bağlantıyı kurmaktan uzak durursanız o zaman bugün olanlar olur; özellikle 12 Eylül 2010 referandumundan önce başlayarak artan “mağdur öyküleri” Zaman, Türkiye, Bugün, Radikal, Taraf gazetelerinde sol, sosyalist basını aratmayacak sayıda yer alır. Bu öykülere; bugünlerde darbenin küresel ganimetlerini taze taze yiyen TÜSİAD, MÜSİAD ve TUSKON örgütlerine bağlı işadamlarının Afrika, Ortadoğu, Asya seferlerinin haberleri eşlik eder.
Zaman zaman gazetelerde soykırım kurbanlarının dönemin büyük şirketlerine açtığı tazminat davaları haberleri yer alır. Nazilerin uyguladığı şiddete şirketlerin nasıl yardım ve yataklık ettiklerini, dönemin koşullarından dev tekellerin nasıl yararlandıklarını bu haberlerde öğreniriz.
Şimdi bize dönelim. 
Büyük bankaların yönetim kurullarına yerleştirilen darbeci askerleri ve bu bankaların listesini anımsatmaktan vazgeçtim... TÜSİAD’a tazminat davası açılmasını yüz yıl beklemeye zor da olsa hazırım! 
Ancak; örnek, simge, ders, başlangıç olsun diye, Kenan Evren’in Resim Sergisi’ni Akbank Galerisi’nde açan, bankanın koleksiyonuna resim alan Sabancı Holding’e, Nişantaşı’ndaki mekanını Kenan Evren’e açan Bali Sanat Galerisi'ne, burada Evren'i övgüyle karşılayan ve sergiden resim alan Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’e, 2002 yılında ABD’de bir üniversitede Kenan Evren Kürsüsü’nü açan DSP’nin Kültür Bakanı Mustafa İstemihan Talay’a, 1998 yılında Marmaris’de Sea Club açılışında Kenan Evren’e 80. yaş partisi sürprizi hazırlığı yapan şebekenin içinde yer alan Emel Sayın’a, Zonguldak’a davetli gelen Kenan Evren’in yemeğinde derlenip toplanan her kafadan sağcı-solcu 300 seçkin kişiye darbeyle ilgili suç duyurularında yer verilemez mi?
Bugün bile “suçu ve suçluyu övmek” gerekçesi ile mücadele zamanlarında taşınan fotoğraflara, toplantılarda yapılan konuşmalara kadar devlet iz sürerken, “mağdur anlatıları” darbenin ganimetlerini paylaşanların siyasi taktiklerine malzeme oluyor.
Bu yazıdaki başlığın bir gazete manşeti olarak atıldığını aradan yüz yıl geçse görür müyüz bilemem!
2011

11 Eylül 2026 Cuma

Festival


 GAZZE'Yİ ANLATAN NAZA’YA  VENEDİK’TE 25 DAKİKA ALKIŞ 

İşte İsrail'in Gazze'deki askeri yetkililerinin "Naza" olarak adlandırdığı, yani sivil kayıpları ifade eden, rahatsız edici bir belgesel. Hesaplanan "Naza" sayısı, her askeri saldırıdan kaynaklanacak tahmini sivil ölüm sayısını gösteriyor ve belki de Vietnam Savaşı sırasında ABD ordusunun kullandığı “body count” (ceset sayısı) terimiyle aynı çağrışımları kazanacak. Yönetmenler, İsrail Savunma Kuvvetleri'nin Filistin Batı Şeria köylerine yönelik saldırılarını konu alan "No Other Land" filminin yapımcılarından Yuval Abraham ve Rachel Szor . NAZA'nın yapımcılığını Jonathan Glazer (İlgi Alanı - The Zone of Interest) ve James Wilson üstleniyor ve bazı öykülerinin daha önce yayınlandığı Guardian'ın yapımcılığında çekiliyor.

 Yüzleri gölgede, görünüşleri ve sesleri dijital olarak değiştirilmiş, hayal kırıklığına uğramış İsrail istihbarat subayları ve personeli, yönetmenlerle Gazze'deki savaş hakkında konuşuyor. Bunu, İsrail istihbaratının merkezi olan Tel Aviv'in karanlık gece çatılarında, sözde gazetecilik gizliliği amacıyla yarı gizli bir şekilde yapıyorlar; ancak bu aynı zamanda dramatik bir arka plan ve şehrin tüm ürkütücü umursamazlığı ve kalpsizliğinin ortam görüntülerini de sağlıyor. Periyodik olarak, kameranın gözü parıldayan apartman binalarının üzerinden geçerek, Gazze'ye sadece 60 km uzaklıktaki müreffeh yaşamların anlık görüntülerine odaklanıyor.

7 Eylül 2026 Pazartesi

Film




 

Görüntü çoğaldıkça tek tek görüntülere bakışımız kısalıyor;

Bakamamak

Bellek üzerine yapılan çalışmalar, anıların sabit birer kayıt olmadığını ortaya koymuştu. Çağrılan anı kısa bir süre yumuşuyor, savunmasız kalıyor ve o günkü halimizle, o günkü ihtiyacımızla yeniden mühürlenebiliyordu. Hatırlamak, arşivden dosya çekmek değil; dosyayı her seferinde yeniden kaleme almak. Fotoğrafa baktığımızda da aynı şey oluyor: Kare, anının üzerine biniyor; bir süre sonra o günü değil, o günün fotoğrafını hatırlıyoruz. Deniz kenarındaki öğleden sonranın kokusu, sesi, öncesi ve sonrası siliniyor; geriye çerçevenin içi kalıyor. Oysa eskiden fotoğraflardaki görüntülerin bile kokusunu, derinliğini hissettiğimi hatırlıyorum. Şimdi her yer dolu: tuvalette, asansörde, markette müzik; herkesin elinde her ânı kaydetmeye hazır bir cihaz. Görüntü çoğaldıkça tek tek görüntülere bakışımız kısalıyor; hiçbirinin üzerinde, bir anıyı taşıyacak kadar durmuyoruz artık. Belki bakamamak da bu bollukta başlıyor: Gerçekten bakmayı göze alamadığımız şeyin etrafını, bakmadan geçtiğimiz binlerce görüntüyle dolduruyoruz.


Nehrin fotoğrafını çekmekten vazgeçtim. Çerçeveye ne girerse girsin, deklanşör indiği an başka bir nehir olacaktı; akan şeyin fotoğrafı çekilmiyor. Sonra asıl soru geldi: Bellek dediğim de akmıyor mu? Freud, "Geçicilik Üzerine" adlı kısacık metninde bir yaz günü iki arkadaşıyla çıktığı kır yürüyüşünü anlattı. Yanındaki genç şair, çiçek açmış vadinin güzelliğine bakıyor ama sevinç duyamıyordu; her güzellikte onun gelecekteki yokluğunu görüyordu. Kış gelecek, bunların hepsi solacaktı. 

  Otto Rank'in gösterdiği gibi, insan kendi kopyalarını ölüme karşı bir güvence gibi üretir. Aynadaki suret, yaptırdığı portre, çektirdiği fotoğraf, hepsi aynı avuntuyu taşır: Ben çoğaldıkça yok olmam. Ama kopya bir yerden sonra tersine döner; beni yaşatacak olan şey, bensiz de var olabildiğini gösterir. Albümlerdeki genç yüzüm de öyle: Bana en çok benzeyen ve artık hiçbir yerde bulunmayan biri. Ona uzun bakamıyorum; orada bir kanıt gibi değil, bir haberci gibi duruyor. 

Bülent Usta  Birgün

 

2019’da İdris Naim Şahin az kalsın CHP-İYİ Parti ittifakının...



  

Bu bir ‘Hepiniz oradaydınız’ hikâyesi

 O dönem muhalefete karşı AKP ile Fethullahçılar ittifak halindeydi. İdris Naim Şahin ise ittifakın en kalın sopası olarak iş yapıyordu. Herkes kendisini görünce sevindiğini söyleyen vatandaşa “Nereden bileyim sevindiğini, hadi bir takla at, oyna da göreyim” sözleriyle onu hatırlıyor. Gerçekten davul çaldırıp vatandaşa göbek de attırdı. Olayın nerede olduğunu ise çok az kişi hatırlıyor. Erzurum’da, beş TEDAŞ işçisi iş cinayetine kurban gittikten sonra, sözümona bölgeye inceleme yapmaya gittiğinde, millet yastayken bunu yaptı. 2011’de Kızılay’da terör örgütünün bombasıyla sokakta ölen vatandaşları “adet” diye sayması, Van’da çadırdaki depremzedelerle “Sarayda yaşıyorsunuz” diye konuşması zaten insana nasıl baktığını gösteriyordu.

 2012’de Cumhuriyet Bayramı yürüyüşünü yasakladığında sokağa çıkanların “illegal örgüt mensubu” olduğunu söylemişti. Muhalefet konuşanın içeri atılmasına itiraz edip ülkede özgürlük olmadığını söylediğinde “Dışarıda özgürlük yoksa tutuklanınca niye şikâyet ediyorsunuz” diye dalga geçti.

 Öyle bir içişleri bakanıydı ki...

Uludere’de PKK’li sanılarak öldürülenler için “Sağ yakalansalar kaçakçılıktan yargılanacaklardı” demeyi seçti. Alevilerin evleri işaretlenerek kışkırtma yapıldığında durumu “Çocuklar bilgisayar oyunundan etkilenerek yapmışlar” diye açıkladı.

 FETÖ’NÜN SİYASET ADAMI

İdris Naim Şahin herkesi örgütle ya da terörle suçlarken ortaya çıktı ki aslında kendisi FETÖ ile iş tutuyordu. FETÖ, kumpaslar sırasında Emniyet içinde “C-5 bürosu” denen ve “ulusalcıları” takip eden illegal bir yapı kurmuştu. Beş yıl boyunca yasadışı çalıştığı ortaya çıkan büro 28 Kasım 2012’de onun imzasıyla resmiyete kavuştu.

 Peki bir içişleri bakanının aracında polisin kaçanları yakalamasının, fuhuş için bile getir götürde kullanılmasının üstüne bizim muhalefet neden gidemedi, “Kim bilir daha neler yapmıştır” diye neden soramadı, derseniz... Çok basit. 2019’da İdris Naim Şahin az kalsın CHP-İYİ Parti ittifakının Ordu’da ortak adayı oluyordu. Görüşmeler yapıldı, Şahin’e herkesin gözü önünde iki parti de övgüler düzdü. Hâlâ hafızası olan cumhuriyetçi taban öyle güçlü tepki verdi ki geri adım atmak zorunda kaldılar. Şahin, Saadet Partisi’nin adayı olup seçimi kaybetti. 2023’te ise İYİ Parti Ordu’da 1. sıradan aday gösterdi. Yine seçilemedi.

Kısacası muhalefetin Erdoğan’ın eski yol arkadaşı Şahin’in karıştığı skandalda iktidar gibi sessiz kalmasının nedeni çok değil birkaç yıl önce Şahin’den bir muhalif politikacı çıkarma çabasında bulunup başarısız olmasıydı. İktidara “Bu adam içişleri bakanınızdı” diye hatırlatsa iktidar da “Sonra da sizin yol arkadaşınızdı” diye cevap verecekti. Toplu sessizlik töreninin sebebi işte buydu.  

Barış Terkoğlu   Cumhuriyet


Hakikat


 

Matemsiz barış

Güney Afrika'nın Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu dünyaya "örnek geçiş adaleti" diye pazarlanmıştır. Komisyon, Apartheid'i birkaç yüz failin işkence ve cinayet itirafına indirgeyerek dosyaları kapadı. Oysa Apartheid'in gerçek gücü toprak gaspında, iş gücü sömürüsünde, bütün beyaz nüfusun yıllarca faydalandığı bir düzendeydi. Birkaç yüz kişi itiraf etti, af diledi; toplumun vicdanı rahatladı ama mülkiyet hiç sorulmadı. Kolektif sorumluluk, bireysel bir af törenine feda edildi. Ardından siyah elitlerle beyaz elitlerin ortaklaşa kurdukları düzende, sömürü ve siyahlar aleyhine eşitsizlik daha da derinleşti.

Şimdi sürdürülen süreçte ise daha da “çiğ” bir şey oluyor.  Olmakta olan hakikatin arandığı bir süreç bile değil, hakikatin hiç sorulmadığı bir süreç. Öcalan, Bahçeli, Erdoğan cephesinin kurduğu "terörsüz Türkiye," bir itiraf, bir dosyalama, bir kürsü bile öngörmüyor; doğrudan statü, fesih, çerçeve yasa diline atlıyor. Güney Afrika'nın kusurlu modelinde bile mağdurlar bir gün kürsüye çıkıp anlatabilmişlerdi. Burada o kürsü bile kurulmayacak gibi. Üç tarafın da (devlet aygıtının, milliyetçi tabanın, örgütün kendi meşruiyetinin) işine gelmiyor. Çünkü hakikat açılırsa hepsinin dosyası birlikte açılacak. Demem o ki "kalanların" (ailelerin, yakınların, o kadının) matem tutma hakkı, yukarının siyasi mutabakatına kurban ediliyor.

 

Bu yüzden bu barışa matemsiz barış diyorum. Silahın susması tabi ki iyidir, kimse bunu küçümsemesin. Ama susan silahın altında hâlâ gömülü, hiç sayılmamış, hiç adı anılmamış bir ölüler listesi var ve o liste sayılmadan kurulan her barış, bir gün o kadının meyhanedeki kahkahası gibi, birinin "sana yakışıyor mu" diye sorduğu bir borç olarak geri dönecek.   

Selçuk Candansayar   Birgün