"Yalnız sansürcülerin hayal gücünü aşmayan şeyler sansür edilebilir" Andrzej Wajda (Sinema ve Ben)

18 Haziran 2026 Perşembe

NATO Kafa


NATO'dan kapalı kapılar ardında 'propaganda' faaliyeti: Sinemacılarla dördüncü toplantı bu ay 
 
Londra’daki toplantı, davet edilen senaristler arasında huzursuzluğa yol açtı. Bir kısmı, kendilerinden "NATO propagandasına katkıda bulunmalarının" istendiğini hissettiklerini belirtti.

Ödüllü "Christy" filminin yazarı Alan O’Gorman, planlanan toplantıyı "skandal" ve "açıkça propaganda" olarak nitelendirdi. O’Gorman, "Bunu bir tür olumlu fırsat gibi sunmanın son derece düşüncesizce ve çılgınca olduğunu düşündüm. Ben dahil pek çok insanın arkadaşları, aileleri ya da kendileri, NATO üyesi olmayan, NATO’nun dahil olduğu ve yaydığı savaşlar yüzünden acı çekmiş ülkelerden geliyor" dedi.

O’Gorman, bu toplantıların NATO’nun "bazı mesajlarını film ve televizyon aracılığıyla dışarıya aktarma" hedefine hizmet ettiği görüşünü paylaştı. Senarist, "Bunu İrlanda bağlamında da görüyorum; medyanın ve hükümetin bir kısmı aracılığıyla NATO’yu olumlu bir ışık altında sunmak ve kendimizi onlarla daha yakından hizalamak için bir baskı var" ifadelerini kullandı.

 

2 Temmuz



Sivas Katliamı dosyası AİHM’de: AYM tam 12 yıldır tek karar vermedi, ortada sanık kalmadı, katledilenlerin yakınları bitmeyen acıyı anlattı

Sivas


Hareketsiz kalarak öldürmek: Madımak
İbrahim Akyürek  2010

Sivas’ta, Madımak Oteli’nin merdivenlerinde bekleyen insanlarımızın fotoğraflara yansıyan yüz ifadesi aklımdan çıkmıyor. Kendimi onların yerine koymak zor olmadı. Çünkü, İnsancıl Dergisi ile Sivas’a giden ekibin içinde ben de olacaktım.

Oteldekiler tam 8 saat beklediler. Beklenen, şenliklere bu insanlarımızı davet eden, şenlikleri destekleyen yöneticilerin emrindeki güvenlik birimiydi. Oteldekiler, kent yöneticilerinin ve Sivas kentinin resmen konuklarıydı.

Ahmet Koçak, Alev Yayınları'ndan çıkan “Onlar Işık Oldular” isimli kitabı 2003 yılında yayınladı. Bir ikisi dışında olayları doğrudan yaşayan 26 kişinin tanıklığına yer verdi kitabında. Onlardan birkaçını anımsamak, paylaşmak için seçtim;


Bize ayrılan Madımak Oteli, Sivas’ın tam ortasında, Belediye ve Vilayet binalarına yüz metre” (Şükrü Günbulut) 

“Ve o gün Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Süleyman Demirel utanmadan diyor ki, ‘polisle halkı karşı karşıya getirmedik’.” (Arif Sağ) 

“Başka bir zulüm, ‘bu işi çok abartıyorsunuz, bu ülkede bir futbol maçında bile bu kadar insan ölüyor’ diyen Mesut Yılmaz‘ın iğrenç yorumudur.” (Arif Sağ)

Aziz Nesin telefonda o dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü ile görüştü, atılan taşların sesini dinletti. Arif Sağ kimi milletvekillerine ulaştı.” (İlhan Cem Erseven)

“Aziz Nesin bir bahane. Aziz Nesin’i öldürmek o kadar zor değildi. Daha önce kültür merkezinde konuşmalar yaptı, insanların arasında gezdi, kitap imzaladı.” (Ali Baştuğ) 

“Dönemin kamu görevlileri (Cumhurbaşkanı, Başbakan, İçişleri Bakanı, Vali, Emniyet Müdürü, MİT Bölge Müdürü, Belediye Başkanı,Tugay Komutanı, vb.) kusurları ve ihmalleri nedeni ile soruşturulmamıştır.” (Kazım Genç) 

“Biz çaresiz, Erdal İnönü‘nün sözüne inanarak içerde oturduk. Bu söze güvenmezsek en azından biz kendimizi orada yanmaya mahkum etmezdik. Dışarı atılırdık. Bize vururlardı, kafamızı kolumuzu kırarlardı, ölenler bile olurdu. Ama belki bu kadar çok sayıda can yanmazdı. Erdal İnönü, sözleriyle bizi otelde yanmaya mahkum etti.” (Makbule Çimen)


*** 
Yıllar sonra, Erdal Atabek‘in Beyaz Balinayı Sevmek isimli kitabını okurken şu satırlara denk geldim:

“Dışarı çıkınca parçalanmak, içeride kalınca yanmakla karşı karşı karşıya kalsaydınız ne yapardınız? Ben bilmiyorum, ama siz biliyor musunuz Süleyman Demirel? Siz biliyor musunuz Tansu Çiller? Ya siz Sayın İçişleri Bakanı? Siz, Erdal İnönü? Bunu bildiğinizi sanmıyorum. Ama görevlerinizden ayrılmayı bilmeniz gerekiyordu. Görevlerinizden ayrılmak elbette yeterli değil, bu olayı önlememiş olmanın hesabını da vermeniz gerekiyor.” 

“Burada hareketsiz kalmak infaz emrini vermektir." 

Yurttaşların can güvenliğinden sorumlu olan Demirel, Çiller ve İnönü -en azından- “görevi ihmal ve kötüye kullanma, tedbirsizlik ve ölüme sebebiyet vermek” nedeniyle yargılanabilirlerdi. Burjuva hukukunun bu en temel, en basit noktasına kafayı takmadığımız, küçümsediğimiz için 2 Temmuz anma törenlerine SHP’lisi, CHP’lisi suçluluk hissetmeden tören icabı huzur içinde geliyor.

***
İsmet İnönü, 6-7 Eylül olaylarından sonra 12 Eylül 1955′te TBMM’de, CHP Meclis Grubu adına yaptığı konuşmada bakın ne demiş:

“Cemiyet hareketlerinde taşkınlık çıkabilir. Bunlar birtakım zararlara da meydan verebilir. Ancak, bu hareketler vatandaşı koruyan kanun kuvvetlerinin kudretli müdahalesi ile karşılanır. 6-7 Eylül hadiselerinin çok hazin tarafı, tecavüz edenlerin coşkun hissiyat ile kendini kaybetmişler halinde değil, adeta hiçbir mani karşısında bulunmayan rahatlık ve kolaylık içinde işlerini gören insanlar olarak görünmeleridir.”
Aziz Nesin’in, Salkım Salkım Asılacak Adamlar isimli kitabından aldığım bu sözlerden anlaşılıyor ki, İsmet İnönü muhalefette olmanın huzuruyla gerçeği dillendirmiş. İnönü yaşasaydı, 2 Temmuz 1993′te yine muhalefette olsaydı “Madımak’ı yobazlar yaktı” diye işin içinden sıyrılmazdı.

Ahmet Koçak’ın kitabında yer alan tanıkların anlattıklarını kafamda canlandırdığım zaman korkuya kapıldım, 8 saat hareketsiz kalarak oteldekileri öldürmüşler, yargısına vardım.

Sıradan bir kamu görevlisi yüzünden canınız yansa, kızgınlığınızı yansıtırsınız. Örneğin, bir doktor hatası nedeniyle yakınınız sakat kalsa o doktorla ilişkinizi kesmez misiniz? Hak arayışına girip hukuku zorlamaz mısınız? Durum siyasetin güç ilişkilerine, büyüklerine sıra gelince neden böyle olmuyor. CHP, SHP ve benzerlerinin saygınlıklarında neden düşme olmuyor?

Bu partilerin yöneticileri doktor, örgütleri hastahane olsaydı; siz CHP, SHP, DSP üyeleri yine hastanızı bu doktorlara, hastahanelere taşır mıydınız?

Sorun bizim tarafta; faydacılığın günübirlik hazzı, tedavisi, siyasi getirisi uğruna unutmaya, dönemine göre girilip çıkılan toplumsal ilişkilere razı mıyız; ya da sorumlu tutmaya, sorumluluk almaya hazır mıyız?    

2010 Sendika.org
 
                                                       

16 Haziran 2026 Salı

devlet aklı dedikleri


 Az cihazla çok çekim: Tomografi kullanımında alarm veren tablo 

Sağlık Bakanlığı’na bağlı devlet hastanelerinde kişi başına MR ve BT çekim sayısı, devlet üniversitelerindekilerin 6,5-7, özel sağlık kurumlarındakilerinse 4,5-8 katı.

Kısır döngü: Fazla çekim, kalitesiz inceleme, kötü raporlama

Peki sonuç ne?

 Türk Tabipleri Birliği Uzmanlık Dernekleri Eşgüdüm Kurulu (UDEK) Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Osman Elbe’e göre şu: Kalitesiz inceleme, kötü raporlama, gereksiz yere radyasyon alma.

Resim

      

Kömür taşıyan madenci kadınlar (Vincent Van Gogh, 1882)

ÜNLÜ RESSAM VAN GOGH’UN MEKTUPLARINDA KÖMÜR İŞÇİLERİ (MADENCİLER): “KARANLIKTAN VARILIR IŞIĞA”
   «Kömür Madeninde» adlı küçük desen pek o kadar önemli değil, ama hiç düşünmeden çiziverdim işte onu, çünkü madende çalışan bir sürü adamlar görüyorum burda, belli niteliği olan bir topluluk bu. Gördüğün evceğiz iskele yolunun üstündedir, büyük bir atölyeye bitişik küçük bir kahvehanedir aslında, işçiler paydos saatinde oraya ekmeklerini yemeğe ve bir bardak bira içmeye gelirler.

   Bir zamanlar, İngiltere’de maden ocaklarının işçileri arasında papaz olmak için dilekçe vermiştim, ama kabul edilmedi, en azından yirmi beş yaşında olmam gerektiği ileri sürüldü. Bilirsin ki, yalnız İncil’in değil, bütün Kutsal Kitabın en köklü, en esaslı gerçeklerinden biri «Karanlıkta Parlayan Işıktır».

   Sabah kar altında kömür madenine giden kadın erkek madenciler gördüm; dikenli bir çit boyunca uzanan bir patikada yürürken, gölgeleri hayal meyal seziliyordu alaca karanlıkta; arkada madenin büyük yapıları ve hurda demir yığınları birer karaltı olarak süzülüyordu havada.
   Marcasse dedikleri burası çevrenin en eski ve en tehlikeli madenlerinden biriymiş. Çok belâlı sayılıyor, çünkü inişte de çıkışta da boğucu havası ve grizu patlamaları, bir de yeraltında akan sular ve eski galerilerin çökmesi yüzünden birçok kazalar olurmuş bu madende. Kapkara bir yer burası, bütün çevresi de ilk bakışta donuk ve kasvetli.

https://www.cafrande.org/van-goghun-mektuplarinda-komur-iscileri-madenciler/ 


 İşçilerle tanışma

“Orta sınıftan gelen Van Gogh hayatında ilk kez işçilerle tanışıyordu. Bunlar cahil ve yoksul insanlardı; tehlikeli ve ağır işlerde çalışıyorlardı. Ama Van Gogh açısından onların basit yaşam tarzlarında daha büyük bir gerçeğin saklı olduğunu düşünüyordu. Ressam olduktan sonra konularını oradan seçti. Hayran olduğu Jean-François Millet gibi o da işçilerin yaşamını resme dökmek istiyordu. Bu konu onun için hep önemli oldu. Van Gogh Borinage’de kendisini etkileyen günlük sade yaşam tarzı ve kır yoksullarının yanı sıra orada “ilk kez doğa çalışmaya” başladığını söylüyordu. Van Heugten’a göre, “Madencilerin oturduğu basit kulübeler iyi bir örnek. İlk iki çiziminde bu kulübeleri konu aldı ve kariyeri boyunca bu onun için önemli bir tema oldu”  

15 Haziran 2026 Pazartesi

FOTOĞRAF

   GENÇLERE AÇIK ÇAĞRI    

Kilimli / Zonguldak


Darbe

"Bizim Çağdaşlar" darbelere karşı mı?

İbrahim Akyürek, 1997

Hak ihlalleri gündeme geldiğinde sosyal demokrat aydınlar, sendikacı ve politikacılar 12 Eylül Anayasası’ndan yakınır. Tüm sorunların darbe döneminde oluşturulan yasalardan kaynaklandığını vurgulayarak, yasalarda yapılacak iyileştirmeleri savunur görünür.

Sosyal demokratlar darbelere ve o dönemin yasalarına gerçekten karşı mıdır?

“İlerici, çağdaş, laik” Cumhuriyet Gazetesi’nin yazarlarından Uğur Mumcu darbeden üç gün sonra köşesinde yazdığı makalede 12 Eylül’ün önceki darbelerden farklı olduğunu belirterek; ”Türk silahlı kuvvetleri 27 Mayıs’ta da 12 Mart’ta da kalıcı bir askeri yönetim kurmak istemedi. Yeni yönetim de özgürlükçü, demokratik, laik ve sosyal nitelikli bir sivil yönetim kurma amacını taşıdığını ilan etti” biçiminde yazdı.

Aynı gazetenin bir başka köşesinde Mustafa Ekmekçi, 15 Eylül 1980 tarihinde bakın neler yazıyor: “12 Eylül günü Türkiye’de kimsenin burnu kanamadı.”, “Askerlerin zorunlu olarak giriştikleri bu eylemin başarıya ulaşması için yardımcı olmak gerektiğine inanıyor çok kimse…"

Şimdi, kültür sanat çevresine dönelim. Otoriteyle, yerleşik düzenle en fazla çelişkisi olması gereken insanların durumunu görelim:

Dönemin İFSAK Başkanı Mehmet Bayhan, 19 Ekim 1981 tarihli mektupla Milli Güvenlik Konseyi Sekreterliği’ne başvuruyor; arz ediyor ve saygılarını sunuyor: “Feshedilen partilerin devletleştirilen mallarından; iki adet daktilo, bir adet teksir, bir adet hesap makinesi ve yeterli sayıda çelik dolap, masa, sandalyenin derneğimize bağışlanmasını emirlerinize arz ederim."

Prof. Mehmet Bayhan hızını alamıyor ve 6 Kasım 1981 tarihli mektubunu Kenan Evren’e postalıyor. Kendisini ve Konsey üyelerini İFSAK Uluslararası Fotoğraf Yarışması Sergisi’ne “onur” vermek üzere Atatürk Kültür Merkezi salonuna çağırıyor.

Edebiyat  tarihçisi, denemeci, öykü ve roman yazarı Cevdet Kudret ise, Temmuz 1982 tarihli Hürriyet Gösteri Dergisi’ndeki “MGK ve Dil Devrimi” başlıklı yazısına, ”Gerici basın, devlet başkanı Kenan Evren’in, Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin dil devrimine karşı oldukları yolunda bir hava yaratmakta idiler” diyerek başlıyor ve Evren’in 16 Ekim 1981 tarihli radyo ve televizyondaki konuşma metnini inceleyerek, kullanılan  946 sözcükten 269 tanesinin yabancı kökenli olduğunu sevinçle saptıyor.

Yıl 1983, Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Beşiktaş’da bulunan Resim ve Heykel Müzesi’ni geziyor, burada yapılan bir toplantıda ilgililerden bilgi alıyor. Ağustos 1983 tarihli Gösteri Dergisi’nde Gültekin Elibal müzenin sorunlarını dile getiriyor ve “Cumhurbaşkanımızın istek ve buyrukları doğrultusunda çözüm getirilebilmesi için gecikilmeyeceğini” umuyor.

Gazetecilere gelince...

Mete Akyol 18 Eylül 1980 tarihli Milliyet Gazetesi’nde Piramitin Tepesindeki Adam başlıklı yazısı ile Evren’i övüyor. Hasan Pulur aynı gazetenin 31 Eylül 1980 tarihli sayısında, Tanrı Bir Daha O Günleri Göstermesin başlığıyla torunlarımızı, çocuklarımızı Kenan Evren’in sözlerine kulak vermeye çağırıyor.

7 Kasım 1980 tarihinde cezaevi aracında, kardeşinin yanında askerler tarafından dövülerek öldürülen yayıncı İlhan Erdost’un anısı, Cide’de gözaltına alınan Rıfat Ilgaz’ın durumu, yurtdışında tedavisine izin verilmediği için ölen Ruhi Su’nun acısının yarattığı öfke bile “Atatürkçü, çağdaş, laik” aydınları darbecilere saygılarını sunmaktan alıkoyamıyor.

Peki 16 yıl aradan sonra ne değişti?

Anadolu halkının acısını yakından gördüğünü belirten gazeteci, ressam, fotoğrafçı Fikret Otyam Urfalı ismini verdiği fotoğrafından esinlenerek resim yapan Kenan Evren’e; bu işi izinsiz, telif ödemeden yaptığı için kızıyor... Sonrası yok.

Kenan Evren geçtiğimiz yıl İzmir’de İZFAŞ Sanat Galerisi’nde Rauf Denktaş ile birlikte Cumhurbaşkanları Sergisi  açıyor. Evren’in yağlıboyaları bir hafta içinde tükeniyor. Avukat Gülçin Çaylıgil bir söyleşide soruları yanıtlarken: ”Bir ressamın, ipte sallanan 27 çocuğun resmini yapıp kendisine yollamasını isterdim” diyor.

15 Aralık 1996 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Ahmet Taner Kışlalı; ”Asker 12 Eylül’de oyuna getirildiği kanısında” saptamasında bulunuyor ve biz sivilleri hizaya girmeye çağırıyor: “Asker 12 Eylül’ün askeri değil, umuyorum ki, bunca dersten sonra, siviller de 12 Eylül’ün sivilleri değillerdir.”

***

16’ncı yüzyılda, gönüllü kulluk üzerine söylevinde La Boetie, halkın tiranlarla mücadele etmesini öncelikle istemez, “Desteklemeyin yeter!” diye seslenir. Bizimkiler 400 yıl önceden gelen bu sesle çağdaşlık adına alay edercesine günümüz tiranlarını desteklememe, havadan sudan yazma kolaycılığını bile gösteremiyor. 

“Çağdaşlık, laiklik” diye diye ortada dolaşanların durumu konusunda Sencer Divitçioğlu’nun Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu isimli kitabındaki şu satırlar açıklayıcı olabilir mi: “Avrupa feodalitesinde görülen insandan insana bağlılık, Osmanlı toplumunda devletten topluma bağlılık şeklinde yansır. Bu bağlılığı sağlayan devletin yüce otoritesi, din, töre ve geleneklerden oluşan birliktir. (...) Osmanlı toplumunda devlet ve reaya arasında birlik yaratan iktisadi mantık, bireyin toplum içinde özel ve bağımsız olarak ortaya çıkmasını önlemiştir. Topluluk içinde birey, ancak devlete bağlıdır."

24 Ocak kararlarının “güven ve huzur içinde" uygulanması için hazırlanan 12 Eylül Anayasası’nı bugün kaldırsanız, ceza yasalarındaki demokratik olmayan maddeleri silseniz bile yılların biriktirdiği otorite korkusu ve uyumla bizim çağdaşlar hazır ola geçmeye her an hazırdır.

Bırakın Yunanistan gibi darbecileri içeri atmayı, Şili ve Arjantin gibi pazarlık sonucu da olsa darbecileri sivil yaşamdan uzaklaştırmayı; bu sinmişlik durumudur ki, artık darbelere bile fırsat bırakmayacak oluşumları -MGK, DGM, RTÜK, YÖK, Başbakanlık Kriz Merkezi- yaşamın içine serpiştirdi.

Dolandırıcı Parsadan bile mesleğinin inceliklerini bu sinmişlik üzerine geliştirmiş. 8 Eylül 1996 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde gazeteci soruyor: ”Askeri yönetimde çok riskli değil mi?" Parsadan yanıtlıyor: “Çok riskliydi. Ama bakın ben bu milletin psikolojik olayını çözdüm. Asker deyince akan sular duruyor. Bu yolla hakiki paşalardan bile para aldım."

1997  Demokrasi Gazetesi


  

Kısa



11 Haziran 2026 Perşembe

'butlan'a karşı

 

Sanat dünyası, 'butlan'a karşı tek ses: Eserlerin hak sahiplerinden peş peşe tepkiler

''MEYDAN TÜRKÜSÜ'' ÇALINMIŞTI

Edip Akbayram'ın ailesi, Kılıçdaroğlu'nun CHP Genel Merkezi'nde dün yaptığı konuşmada da Akbayram'ın "Meydan Türküsü" adlı şarkısının çalınmasına tepki göstererek eser hak sahipleri olarak Kılıçdaroğlu'nun etkinliklerinde şarkılarının çalınmasını yasakladı. 

Akbayram ailesinden yapılan açıklamada, "Edip Akbayram’ın yorumladığı eserlerin, kamuoyunda ‘mutlak butlan’ sürecinin temsilcisi veya destekleyicisi olarak görülen kişi, grup ve organizasyonlar tarafından siyasi etkinliklerde kullanılmasına izin vermediğimizi beyan eder, kamuoyunun bilgisine sunarız'' denildi. 

LİVANELİ VE BAĞCAN DUYURDU

Ünlü sanatçılar Zülfü Livaneli ve Selda Bağcan, Kılıçdaroğlu yönetimine eserlerini yasakladıklarını duyurdu. 

Livaneli, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada ''Butlanla gelen şu anki CHP Genel Merkezinin bestelerimi kullanmasına iznim yoktur'' dedi.  

Bağcan ise yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:  

"Butlanla gelen mevcut CHP Merkezinin; sesimi, bestelerimi ve kayıtlarımı herhangi bir etkinlikte, yayında ve siyasi çalışmada kullanmasına iznim yoktur."

PEŞ PEŞE YASAKLAR GELDİ

"Hak Hukuk Adalet" marşının bestecisi Ali Altay da ''Size geçmişte siyasi hayatınıza şarkılar ile hizmet vermiş bir sanatçı olarak kendimden, size oy vermesi için ikna ettiğim insanlardan, CHP ve Cumhuriyetin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ten özür diliyorum'' ifadesini kullandı. 

Sanatçı Cahit Berkay da sosyal medya hesabından açıklama yaparak Kılıçdaroğlu yönetiminin şarkılarını çalmasına izin vermediğini açıkladı. 

Diğer yandan bugün sabah saatlerinde eserleri kullanılan sanatçılar Suavi ve Sabahat Akkiraz Kılıçdaroğlu'nun şarkılarını kullanmasına yasak getirdiğini bildirmişti. 

Sanatçı Onur Akın da parti için söylediği şarkıların kullanılmasını yasakladığını açıklamıştı. 

                                                 

2023

Nereye Gitti Bu Entelektüeller?Furedi'nin Eleştirilere Cevabıyla Birlikte

İFSAK "Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu" iftiharla SUSAR!

 

Çıplak arama ve şiddetin çıplaklığı…

Oysa hepimiz biliyoruz ki zaman, farklı niyetlerle mevzuata konulan çeşitli kuralların iktidar tarafından psikolojik silah olarak kullanılmasını engelleyecek güvenilir bir denetim mekanizmasının zerre kadar işleyemediği tekinsizlik zamanı.

Karşı devrimini tekelindeki mahkemelerde usul usul gerçekleştiren bir iktidarın ne kadar ileri gidebileceğini endişeyle izlediğimiz şu dönemde Fatoş Pınar Türker’in mahkemede anlattıkları iktidarın gücünü kalleşlikten alan savaş taktiğini çok net tarif ediyor.

Devletin bir kurumu, bir insanı itaate ve iş birliğine zorlamak için onun bedeninin yanı sıra, kimliğine, ilişkilerine ve varlık amacına suikast düzenleyebiliyor.

Bu sıcak örnek muktedirlerin bugüne kadar iktidara gelmek için yaptıklarının deşifresi ve aynı zamanda da iktidarda kalmak için yapacaklarının teminatı.

Bir kadın mahkûmun hiç gerek yokken beden mahremiyetine yönelik bir müdahaleyle aşağılanmaya çalışılması kadar onun anneliği üzerinden tehdit edilmesi ve çocuklarına olan potansiyel zaafıyla sınanması da en kadim işkence yöntemlerinden biri. Türker’e sadece bir sanık olarak değil bir kadın ve bir anne olarak da hedefte olduğu en sert biçimiyle anlatılıyor. Ve tercihlerini buna göre belirlemesi isteniyor. 

 Mine Söğüt   T24

8 Haziran 2026 Pazartesi

Belgesel




duyulmayan bir ses çoğu zaman fark edilmez.


Sansürün evrimi: Yakılan kitaplardan görünmez haberlere

İnternet çağı öncesinde sansür üzerine düşündüğümüzde akla yasaklanan kitaplar, toplatılan gazeteler ve kapatılan yayınevleri gelirdi. Zamanla sansürün de iktidar kadar yaratıcı olduğunu, koşullara göre biçim değiştirdiğini gördük. Eskiden kitapları toplatıp meydanlarda yakanlar vardı, bugün ise "istenmeyen" haberlerin görünmez olması yeterli görülüyor. Araçlar değişse de amaç aynı kalıyor: Toplumun neyi bileceğin
 Algoritmalar çağında sansür

Bugün ise sansür çoğu zaman ne devlet memurunun kırmızı kaleminde ne de bir mahkeme mühründe karşımıza çıkıyor. Arama motorlarının sonuçlarında kaybolan haberler, dava tehdidi altında bırakılan gazeteciler, ekonomik baskılar nedeniyle sürdürülemez hale gelen araştırmalar ve sosyal medya algoritmaları aracılığıyla dolaşımı kısıtlanan içerikler yeni dönemin araçları haline geldi. Artık mesele bir haberi tamamen ortadan kaldırmak kadar, onun yeterince kişiye ulaşmasını engellemekten geçiyor.

Dijital çağın sansürü çoğu zaman sessiz ve gürültüsüz oluyor. Kitap yakmadan, yasak listeleri yayımlanmadan; bunun yerine haberleri gölgeleyip okuyucuya ulaşmasının önüne geçerek... Bu nedenle bu çağın sansürünün daha tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Zira susturulan bir ses fark edilir, ama duyulmayan bir ses çoğu zaman fark edilmez. 

Bahar Akpınar   Kısa Dalga

Sansür


 Soruşturmaya neden olan sözleri yayınlayan gazeteci:  'Koç Grubu'ndan bir isim videoyu kaldırın diyerek tehdit etti'

İzmir Amerikan Hastanesi açılış töreninde anlattığı ırkçı ve kadın düşmanı "fıkra" krize neden olan ve hakkında soruşturma başlatılan Rahmi Koç'un videosunu yayınlayan gazeteci açıklama yaptı.

İzmirli gazeteci Erhan Gülenç sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, videoyu kaldırması için tehdit edildiğini belirtti.

Gülenç, Koç Sağlık Grubu Başkanı Erhan Bulutçu'nun kendisini arayıp "Derhal bu videoyu kaldırın" dediğini söyledi. Gülenç şöyle konuştu:

Bu videoyu biz çektik, biz yayınladık. Bu bizim gazetecilik anlamında onur duyacağımız bir yayın oldu. Bu videoyu yayınladıktan sonra Koç Sağlık Grubu Başkanı Erhan Bulutçu olduğunu öğrendiğim biri WhatsApp’tan aradı. Bana ‘Derhal bu videoyu kaldırın’ dedi. Ben de kaldırmayacağımı söyledim. ‘Kaldırmazsanız çok kötü olur’ dedi. Ben de ‘Beni tehdit mi ediyorsunuz’ dedim. ‘İyi görürsünüz’ dedi ve kapattı telefonu. Daha sonra Ankara’dan gazeteci olduğunu söyleyen biri aradı. ‘Ömer Bey ve ailenin kaldırılmasıyla ilgili ricası var, lütfen bu videoyu kaldırabilir misiniz’ dedi. 'Koç Sağlık Grubu'ndan başka üst düzey bir yönetici arayıp, özür diledi'

Gülenç ardından Koç Sağlık Grubu'ndan üst düzey bir yöneticinin daha kendisini arayıp özür dilediğini de ifade etti:

Sonrasında beni Koç Sağlık Grubu'ndan üst düzey bir yönetici aradı. ‘Özür dileriz, tatsız bir konuşma olmuş. Biz burada Rahmi Bey aleyhine bir kampanya başlatılabileceğinden rahatsızız, belli bir yaşta insan, takdir sizin’ dedi. Ben de kapattım telefonu ve o videoyu kaldırmadım. Biz gazeteci olarak görevimizi yaptık. Bundan sonrası artık adaletin işi.

                                      

 

Rahmi Koç’un fıkrası ve paranın gücü

Haberi yayımlamayan az sayıdaki medya kuruluşu arasında Gazete Oksijen’in olması dikkat çekiciydi. Zira geçen hafta Koç Holding için “100. yıl gazetesi” adlı 40 sayfalık reklam eki çıkaran Oksijen, “Koç Holding'ten 150 milyon dolarlık sağlık yatırımı” haberinde ne fıkradan söz etti ne de Rahmi Koç hakkında soruşturma açılmasından… Paranın gücü, gazeteciliği yendi ama bereket hayli sınırlı kaldı etkisi…

6 Haziran 2026 Cumartesi

egemen sınıf kendini devlet biçiminde örgütlerken ...

 

 

 Devlet aklı aldatmacası 

İşte “devlet aklı”, devletin bekası için “hukukun dışına” çıkılmasını savunmayı “normalleştirmek” için üretilmiştir. Hukuk dışılık “devlet aklı” kavramıyla kitlelere bir üst aklın, üstün aklın kamu çıkarını gözetmesi diye sunulmaya çalışılmaktadır.

Bu daha çok devletlerin dönüşümünde, yönetenin devletleşmesinde, “partinin devletleşmesi ve devletin partileşmesi”nde görülen bir durumdur.

SINIF VE DEVLET

Devlet, egemen sınıfın kendini örgütleme biçimidir. Egemen sınıf kendini devlet biçiminde örgütlerken toplumu da kendi sınıf egemenliği altında örgütler. Böyle olduğu için de devlet son tahlilde egemen sınıfın, hatta çoğunlukla egemen sınıfın bir kesiminin öteki sınıflar üzerindeki baskı aracı, şiddet tekeli ve zorun toplamıdır. Bu arada “temsili demokrasi” de bütün bu ilişkiler ağını düzenleyen sistemdir.

Devlet zor ve baskıyı ihtiyaca göre ideolojik, siyasi, kültürel ya da askeri yollarla sürekli kılmaya çalışır. Böylece hem egemen sınıfın kendi iç çelişkilerini uzlaştırarak egemen sınıfın birliğini sağlar hem de öteki sınıfları egemen sınıfa tabi kılar. Bu tabi kılma işinde ideolojik aygıtlar ve hegemonya kritik önemdedir; birlikte “toplumun ortak çıkarı” algısını oluştururlar. (Haluk Yurtsever, Sınıf Savaşları ve Devlet, Yordam, 2006)

Dolayısıyla “toplumun ortak çıkarı ile devletin çıkarı ve bekası nedeniyle hukukun dışına çıkabilme durumuna” işaret eden “hikmeti hükümet”, gerçekte egemen sınıfın çıkarı ve bekası içindir.

 Mehmet Ali Güler   Cumhuriyet 

Güncelleşen:

12 Eylül 1980 darbesinin 
ekonomi ayağı:

12 Eylül harekatından önce her şeyi demokratik bir sistem altında yapmak zorundaydık. Bu da karar almak, yasa ya da yönetmelik çıkarmak için aylar geçmesini gerektiriyordu. Yani her şey güç ve uzun zaman içinde gerçekleştiriliyor, her şeye politik açıdan bakılıyordu. Ekonomik yaklaşım hep arkadan geliyordu. Askeri yönetim altında fark, alınan kararların parlamentodan geçmesi gibi bir zorunluluk olmadığından çok hızlı hareket edilebiliyor. Ve üstelik askeri yönetim yanlış yapsa bile bunu kısa sürede düzeltebiliyor.”
Rahmi Koç 
26 Ocak 1982  Cumhuriyet Gazetesi
     

Temiz Eller - Hakan Gürsoytrak